2009-01-26 ·

Gazze Avazı



63 şairin dizeleriyle katıldığı “Gazze Avazı” uçağı olmayanları uçaklarıyla bombalayanlara, topu olmayanları toplarıyla bombardımana tutanlara, silahı olmayanları silahlarıyla vuranlara, vicdanını, ırkçılık, milliyetçilik ve bağnazlığa satanlara, dünyanın toprağını bir türlü paylaşamayanlara, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere ayrım gözetmeden tüm canlıları çıkarları uğruna katledenlere karşı da bir çığlıktır. İnternetteki şiir gruplarından ‘Şiir Penceresi’nde yapılan bir çağrıyı yanıtlayan şairlerin dizelerinden oluşmuştur.

 

Gazze Avazı

 

 

 

“o zaman ben 'onları' değil, kendimi öldürdüm gerçi,

  dünya o kadar büyüktü ki çok küçük sandım o'nu”

 

 

dünyanın çekirdeğini çitleyecekti çocuk

tam o anda közlenmiş kalbini yiyiverdi talmud !..


kalbindeki dikeni çıkaramayan kardeşlerimin  

gözyaşlarıyla birleşirse belki bu yangına bir avuç su olur diye

aklıma taş düşeli, saçma/sapan bir çocuk ve filistin yalnız taş duvar olalı

orda, taş döşeli avlumuzda, nablus’ta

çizilmiş bir haritayla dönmesini bekledim babamın; kuyular taş dolalı

 

oysa, zulme kurulmuş bütün saatler; her şey canevinden vurulmuş

gözyaşlarını bombalıyorlar şimdi

külden kentler içinde çırpınırken anne yürekleri

derme çatma dualarıyla çekip gidiyor çekimser tanrılar

 

karnında bilyeleri ile çocuk olurum,

sapanımın ucunda metal kuşlar
ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!

bu bendeki son düş onu vurma!

 

-  ey zûlmü çoğaltan yec’uc mec’uc

 

   yalnızlığa tutsak sabi çığlıklar, kandillerde yakılan hıçkırık

   ebabil kuşlarına dönüşürse bu huruç

   çatlayan kan taşına nasıl ve kimle yaklaşır

   esmer teniyle vahşi bir suç

 

   “oku, yaradan rabbinin adıyla oku”

 

   zulmetin kabuğunu kır

   kalbini kûh-i nurla d’oku

   Allah'ım, sen filistinli çocuğu

   taşlarını ve sapanını koru

 

   taşlar azizdir, sapan özgürlüktür, cennet yakındır anne gibi

 

-  korkma, annen yanında yatıyor

   uyuyor, ama taşlar uykusuz

   kırmızı bulutlar geçiyor bak

   son kez gördüğün bir oyuncak sana doğru geliyor: israil malı!

 

ve bir parça kan düşüyor yere, nice yaraların hüznüyle yoğrulmuş...

kara bir bulut, ıssız bir gece... bir umut, o kanla çocukların gözlerinde...

akıp giden kan sanmayın, sizin gördüğünüz kırmızı

bir devrin utancıdır riyakâr yüzlerde.

 

akıp giden kan sanmayın, kan da susar

bir çocuğun susuşudur, sustukça çoğalan utanç...

akıp giden kan sanmayın, kan susmayacaktır

bir çocuğun susmasıdır tarihinizdeki utanç

 

sen susunca askıya alır birileri senin yerine senin düşlerini

bak! yine bozuk çalıyor plak ortadoğu alevlerinden:

seni şeytanın dölü, seni belâ kumkuması

ölüm ele geçiriyor gök gözlü gazze çocuklarının yüzünü

 

- bana bak! robert gates, hillary clinton,

  barack obama dahil bu amerika cahil

  bu boktan abin, ya silah ya havyar

  başka şey öğretmemiş sana israil

 

hançer denenir; en iyi benim kanımla

hançer bilenir; en iyi benim sevdamla

hançer sınanır; en iyi benimle

hançeri kanatır; en çok benim acım…

 

füze curnataları kuşların yerinde

saçaklar huzursuz saçaklar susamış

birikmeye korkuyor yağmur

çekiştiriyor akdeniz’i palmiyeler nara

tuzu gördükçe yara bağlıyor karalar

 

çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök

neden çatırdayan tuz kadın erkek, patlayan toprak

bir hınçlı köstebek! hangi kuyulardan çekiyor gücünü de

unutmayı seçiyor onun için su dağları yaratan iyiliği

tarihin hangi dibine atmış kalbinin gözlerini?

 

her fidan kırıldıkça bin mısra kanamakta

kan kalabalığı aklımızın çukurunda ölmeye büyümüş bir hayret...

filistinli çocuk masum israilli olan da

büyümesin çocuklar bir gazze olacaksa

 

iy'ettim; bush'un kafasına / bin tane pabuç attım.

fakat çaresiz - / kılıyor beni / gazze / orda ölüyor / torunum.

bir yardım umar babası duymaz mı kimsecikler

hani kuşlar hani bulutlar koptu uçurtmanın ipi

 

altı yaşında halid velvil, kanlar içinde gömleği

gazze'de, top oynuyor askerler!

çocuklar kanıyor; ah çocuklar! vah çocuklar!

papatyalar umursamaz küçük bombaları

 

 

bir çocuk her zaman büyüktür bir devletten

bu zulüm karşısında bir şairin çığlıklarında

mezarlara mevzilenir aşk'ın

aşk'ın ölüm askerleri...

 

dünya vurgunu gözleri

yok hükmünde mi olacak onların,

onlarsız mı vuracak yeryüzüne yıldızların ışığı,

ılık tıpırtısı güz yağmurlarının.

 

güneş pas tuttu; farkında mı göğün yüzü

sekiz başlı dragonun gettosunda

yaşadılar hem diri, hem ölü

ah... daha çok alanımız olsa keşke sözcüklerden

 

(bir çiçek görsem

aklım dolu çocuk olur akşam

çöker karanlığa örtülü büvelek mahkumları

çirkin bir buluttur korkuya ihanet...)

 

ahtapot kolları yırttı karanlığı

barutla iftar etti emzikli anneler

ana sütüne bulanmış son nefesler

bir kanlı kundak içinde düştü istanbul’un kalbine

 

bebek kanı göğe akar, bebek kanı intikam kokar

amma, değmeden karnımıza bıçağın ucu

ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle

daha nice daha nice daha nice susacağız!

 

yeter! gazze yaralı bir kuş, göğsümden kalkan

taş olsun çocuk; duyarsız yürekler sapanına

al benim esnekliğimi de kat, fırlat fırlatabildiğin kadar

acının ince yollarını, özgürlüğe...

 

bir sabahlık gibi uyanmadı hiç, motaz uda

ve çok çocuk, çok çocuk...

- arabım... boylu boyunca uzanan ölünü seviyorlar yalnızca

  esmer bir çocuk gül gibi parıldayan yarasıyla düşüyor toprağa

 

en anlamlı taş, şiirdeki değil, elindekiydi çocuk...

 

kandan koyudur merhametin alnındaki kir

gözleri bağlı değil, kör; bağa muhtaçsa bekir...

çocuk katillerinin yarattığı tufan

alnının çatına yazıldı uygarlığın!

 

bu hangi hayvan? bu hangi hayvan?

çocuk salkımlarını toplamaz insan olan

ben, bir afgan, bir ıraklı; filistinli bir anne…

çocuğumu öldürürler; tanrı esirgemez; niye?

 

akdeniz yürüsün kızıldeniz kan revan basra yaralı

tanrılar ırmaklar kucaklasın gül yüzlü çocukları

kanlı ellerin yaşamdan kopardığı

bir çocuğum şimdi gazza'de

 

bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu

bir ucu bende kaldı kuş uçtu gitti ta uzaklara

şaşılacak şey kalbimin bende kalan ucuyla

bir gökkuşağı kuruldu aramızda gazze'deki çocuklarla

 

bir sabah, küle bulanmış gazze'de

namlunun ucunda göveriyor kan çiçeği

damağın pembe şekerindeki sevinç

çocuklar, mavi ve sürgün, gül yanığı

 

filistin güz yaprakları gibi,

adı eksik çocuklardı / tamam iken sığ soluk...
ayakların arasında hışırtıyla ezildi

havada kaybolmuş çocuk kokusu

 

ince beden / tenleri / örter ama, kocaman-
kundak diye bildiği / anne sütü toprağı!

çocuk ol bakalım sen de gazze’de

çocuk olabilecek misin ey moşe

 

yazılan yazılardan alınan azıklardan boyanan bir gül

bir gül kalkıyor şimdi ortadoğu’nun kalbinden

gelin tellerinden taşan sevinç olmasın çocuklar ölecekse

orada, parçalanmış bir zıbında doğmalı insanlık bir daha

 

ruhumu mülkün arsızları kuşattı.

dinmiyor dalgın nüshalarda çölün kanaması!

babaların kolları kısa kalmış

çocukların üstünü örtememiş anneler

 

- kundağımı bozdum! dilimi koydum dişlerimin yerine!

  kevgirler mi, en dolu yanlarım!

  her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına!

  ölelim! ve bitsin bu karahummalı hayat

 

gazze'nin tayları kırılıyor bir bir; bir ananın emzirdiği çocuk
vatan adına sırtından bıçaklarken bir başka ananın çocuğunu
ve masumların gözyaşı üzerine kurulmuş uygarlığımız
                                                  dalgalanırken bayrak niyetine
babalar, kahraman yetiştirdik diye öğünecekler.

 

seni sevmiyorum beyaz insan!
karalara büsbütün boyanmışlığım bundan...

kan olmasın diye bütün kelimelerin altında

vicdanımı ve namusumu bağlıyorum gazze’deki çocuğun gözyaşlarına

 

yine Kerbela, yine matem, çocuklar şehit

yetiş Hazreti Şah’ım yetiş eyle niyaz

zalimin her yerde adı yezit, kavmi yezit

Gazze yanık, Gazze susuz, Gazze avaz avaz

 

- o bıçağı saplayacağım yüreğime  

  yitireceğim hiçbir şey yok

  düşlerimi yanıma aldım, değişimin mahşerine

  ya insan kalmak ya da onursuz bir dünya!

 

 

 

A.HİCRİ İZGÖREN, ABDÜLKADİR BUDAK, ADNAN GÜL, AHMET GÜNBAŞ, AHMET UYSAL, ALİ K. METİN, ALTAY ÖMER ERDOĞAN, AYDIN ŞİMŞEK, BEDRETTİN AYKIN, BEŞİR SEVİM, BETÜL TARIMAN, BÜLENT GÜLDAL, C. MEHMET EREN, CAFER KEKLİKÇİ, CUMA DUYMAZ, EMEL İRTEM, EMİR ÖZSOY, ERCAN Y. YILMAZ, EREN AYSAN, FATİH YAVUZ ÇİÇEK, FERGUN ÖZELLİ, FUAT ÇİFTÇİ, GÜLÜMSER ÇANKAYA, GÜNGÖR GENÇAY, H. İHSAN SÖNMEZ, HAMDİ ÖZYURT, HAYDAR ERGÜLEN, HAYRETTİN GEÇKİN, HAYRİ K. YETİK, HİDAYET KARAKUŞ, HULKİ AKTUNÇ, HÜLYA DENİZ ÜNAL, HÜSEYİN ALEMDAR, HÜSEYİN PEKER, İBRAHİM İSPİR, İHSAN TOPÇU, KADİR AYDEMİR, KORAY FEYİZ, M. MAHZUN DOĞAN, MEHMET SARSMAZ, MURAT SOYAK, MUSTAFA ERDEM ÖZLER, MUSTAFA ERGİN KILIÇ, MUSTAFA NAZİF, MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN, NİSAN SERAP, NURDURAN DUMAN, ONUR CAYMAZ, ORESAY ÖZGÜR DOĞAN, ÖZCAN ERDOĞAN, PERİHAN BAYKAL, SAİD ERCAN, SELAHATTİN YOLGİDEN, SERAP ERDOĞAN, SERDAR ÜNVER, SİNA AKYOL, SİNAN ÖZDEMİR, SÜAVİ KEMAL YAZGIÇ, ŞEHMUS AY, TEKİN GÖNENÇ, VOLKAN HACIOĞLU, YAŞAR BEDRİ, YELDA KARATAŞ

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2008-06-20 ·

Irmaklarca: Murat Soyak



Hikemi şiirin, günümüz şiiri söz konusu olduğunda,taşıdığı mana nedir,ya da bu şiirin bu günün insanını ilgilendiren tarafı bizi hangi anlam evrenine götürür?Hikemi şair hoşnut mudur,en azından çağından,çağının önüne sürdüğü insan profilinden,resim ve fotoğraflardan?Eskiler,geleneksel değerler,hikemi şairler için özlenilesi şeyler olsa gerek.Murat Soyak’ın Irmaklarca adlı kitabı,taşıdığı iyimser bir iklimle,tam da bu pencereden,bu hasret penceresinden dünyamıza ışıklar düşürür,kaybolan değerlerin hatırlatıcısı olur:

   "kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık
    bir yanımız bağ bahçe
    bir yanımız ahir dünya
    komşumuz olurdu ibrahim"

   Artık günümüzde hikemi şairin bir diğer deyişle modern dervişin rahatsız ve huzursuz bir insan olduğunu söylemek durumundayız.Taşlaşmış duyarlıklar dolaşıyor şehirde ve kat kat binalar,çıkmaz yollar ve kırık düşler var,kalıplaşmış fikirler,birörnek insanlar,birörnek duygular,birörnek düşünceler,bir kalıptan çıkmışcasına birörnek hisler ve bedenler var.Hikemi şairin,rahatsızlığı,özünü kaybetmiş insana bir hatırlatma,bir ikazdır artık:

 
"çok odalı yüksek evlerin var
  ama yok çiçek toprak yok
  pencerede kırık düşler
  çıkmaz yolların

  şehir ey
  taş mı yüreğin"(s,12)

   Murat Soyak, Irmaklarca kitabında,fazlalıklardan arınmış bir dil ve üsluba sahip.Kuyumculuk cinsinden bir süslemeye,süslü bir söyleyişe prim vermeyen bir tarafı var.Sözü yormuyor,sözü yormayışı,şiirinin karakteristik özelliklerinden biri aynı zamanda.Yalın ve saçmaya mümkün olduğu kadar uzak.Günümüz şiirinin bir özelliği olan,kelime oyunlarıyla kurgulanan saçmaya,sabuklamaya ve hezeyanlara uzak bir söyleyişin,bir tavrın adamı.Irmaklarca’ya,yalın bir dil kullanarak da bir çağ eleştirisi yapılabilir’in örneği olarak da bakabiliriz.Yalın ve yalınlığın içinde barınan bir anlam zenginliği:

 
"bir ölçek şans oyunu
   sabah akşam arsız şarkılar

   çal oynasın aşk kayıp
   ederi konuşmak yükselen değer"

   Irmaklarca’yı okuduğumda Ziya Osman Saba’yı hatırladım.Irmaklarca,mütevekkil bir edaya sahip.Bir kibrin içinden konuşmaz şair.Oysa ne çok şair nefsi emarenin şiirini yazıyor şimdilerde.Günümüz şairinde gördüğümüz bilgiç tavır,onda yok.Bu ise olumlanacak bir özelliktir haddi zatında:

 
"düşe kalka büyür çocuk
  annesi var yanında
  ben okuyamadım der
  yavrum okusun"(s,27)

   Murat Soyak’ın şiiri,hayat içinde sahicilik arayışı ile belirginlik kazanır.Şiirinin ayırtedici niteliği,yapaylığa düşmeden sahih olanı aramaktır:

 
"çelik çehre çelik market
   ne selam ne merhaba"

   "bir serinlik bir serinlik vardı
    nerede o kitapçı dükkanı"

   "tarçın,kahve,kekik kokusu
    varlığın sevindirir ey attar"(s,29-30)

Hikemi şairin bir özelliği de budur:Beton yığınlarının kuşattığı bir dünyada,bize bir hakikat tadı bırakmak.Kuşkusuz şiir hakikat değildir,hakikate giden yolda hangi anlam işaretleri gizlidir,bu gizi bu sırrı,bu işaret taşını açığa çıkartır.Murat Soyak ,çağının farkında bir şair;en temel özelliği,çağının geçeğini dile getirmek,ifade etmektir:

 
‘Çürüme’ şiirinden:

 
"suskun çocuklar
  uzak toprak
  gökyüzü yaralı
  metal sıra dağlar
  plastik deniz
  çoğalan kir, pas
  kara manşet
  bahardan habersiz 
  banka"(s,32)

   Murat Soyak’ın kitabında tematik açıdan öne çıkan öğeler;bahara özlem,umut,insan sıcaklığı ve samimiyettir.Bu şiirde parçalanmış bir dünya algısıyla karşılaşmayız.Bütünlüklü bir bilinç var karşımızda,umudu ayakta tutan sağlam bir bilinç.Ama yine de hüzün duygusu şairi yer yer yoklar.Beşeri tecrübenin karşılaştığı bir durum,bir haldir bu.Bazense çağsal nitelikler taşır.Şairin iyimserliğini bozan,çağın durumudur aslında.Geçen zamanla birlikte kırgınlık daha da duyulur hale gelir.Umut duygusu,yine de dimdik ayakta,sağlam tutar şairi:

"gül yankısı güzel eylem
dilde umudu türküleyen
dışarıda kırık sesler
bir gün daha eksilen

sonrası ağır akşamdır
hatırla der hatırla
çiçeklensin bahçemiz
karagün kararıp kalmaz ya"(s,28)

   Murat Soyak’ın şimdilik en temel problemi,modern şiirin dil-içi imkanlarını kullanmayışıdır.Uzun şiiri denemeli Soyak.Şiirinin gövdeleşmesi,dalbudak salması Soyak’ın uzun şiire yönelmesiyle imkan dahiline girecektir.Irmaklarca’yı,iyimser havası ve çağına olan duyarlılığı ile başarılı bir ilk kitap olarak görebiliriz.

. Murat Soyak, Irmaklarca, İlkkitap Yayınları, 2006, İstanbul

Mustafa Celep

   

 

  

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2008-06-19 ·

Diriliş Şairi Erdem Bayazıt

   

   İnsan, umut ile yaşar. Yürümek, umut ile…“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı”.  Karanlıklar dağılacak elbet. Kötü gidiş bir gün son bulacak. Fert fert varoluş sorgusu. Karşı duruş, bilenmiş bir bilinç ile…Yangınlardan, yıkımlardan geçip yeniden başlamak mümkün. Yaralarını sağaltan yiğitler yolda şimdi: “Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu”.

    Ve şehirde karşı yapılar, karşı dil, karşı öneri. Kabul edilemez. Bu çürüme, bu bozgun karşısında susma. Kalabalıkların uğultusu, makine sesleri… Söyleyecek bir sözümüz var. Aşka, inanca, toprağa, insana doğru yürüyüşümüz devam edecek: “Bir adam belki de en çok bir rüzgârdır şimdi.” Huzursuzluğu çoğaltan bu yapılanma değişmeli. Kurgulanmış şehir hayatı boğuyor insanı. Çelik kapılar, çıkmaz sokaklar ve göç etmiş kuşlar… Nerede insan sıcaklığı? “Durmasın ulu rüzgâr şehri göklere savursun.”  Geçmiş zamanda kalan iyilikler, güzellikler… “Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede”. Biz vardık bir zamanlar… Bir türküyü birlikte söylemek gibi. Sarmaşık duygular, düşünceler ikliminde bir ahenk vardı: “Biz vardık şimdi o biz nerede.” Şimdi bir başına, yalnızız…Çoğalan gürültü, pas… “Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”

   Ansızın çıkagelir, ölümdür. Yeryüzü üzerine ne kadar hesap varsa bozulur, ölümdür. Gün ortasında bir çağrı ve dünyadan kopuş, ölümdür. Muhasebe…“Ölümü konuşan damla damla.”

   Şehirde olmak ölüm ile eşdeğer. Hatırlatır birisi, diğerini. “Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”. Kötü gidişin farkında oluş ve çözüm noktasında arayışlar… Çocuklar ile geleceğimiz aydınlık, umudu çoğaltır çocuklar.

   Bir tren atılır kurşun gibi geceye.” Zaman zaman içinde, yeni güne hazırlık… “Sayfalar sayfa olurken Kur’an’la”. Yeni bir oluşa şahit oluş, okunan sayfalar… Hakikat bir kez daha dile gelir.

    Eşyadan, maddeden kurtuluş çabası. Sesler maveraya çağırır: “Sebeb Ey”. Sonsuzluğa duyulan hasret , tabiat kitabından işaretler ile yolculuk. Ve nihayet “Aklı yontan o sonsuz sesi bulur.” İnsanı kuşatan, boğan madde zindanından kurtuluş anlatılır: “Ve beyaz îman çizer sesini / Tamamlar kavisini”

    Dostların bir bir ayrılışı, ölümü. Artan yalnızlık: “Onlar gittiler”. Geride kalan şimdi hatıralara sığınır. Hayatın içinden bir tablo bu. Hüzün renginde: “Onlar gittiler / Giderken bir muştu gibiydiler”

    Yanlış yapılar, karanlık pazarlıklar… Kirli çark dönüyor. Bir gün kurtuluş için hareket başlar ve beklenen yiğitler gelir: “Yüzleri Mekke ülkesi gözleri Medine çeşmesi”. Güzel insanların gelişi ile arınmaya durur şehir. Zulüm son bulsun diye, hakikat egemen olsun diye bu geliş: “Taradılar gözleriyle ağır ağır şehrin saçlarını / Akladılar bir bir bitlerini / Fosfor ellerini uzatarak balkonun uçsuz uzantısından / Yanan şehri tuttular.”

     “Yağmur yüzümüze değince / Çıkacağız yola”. Her yenilgiden, yıkımdan sonra başlayan sorgulama. Uzun sürmüş duraklama, gerileme sonrası yeniden başlamak: “Ey düştüğü yerden kalkmağa hazırlana ülke”.

     Beş vakitte öğreti, sefere çıkma vakti. Müslümanca bir bilinç ile olup bitenleri düşünmek. Nerede yanlış yapıldı, nedir bu yenilgilerin sebebi? “Kargaların sırtlarlarla anlaştığı bir günde / Bir yabancı fırtınaya tutulan yapraklarım.” Bu olumsuz durum ilelebet devam edemez:

“Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini”. Yetimin, yoksulun hakkı sorulacak elbet; emeğin karşılığı verilecek: “Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini / Sabırla söküyorum bu tarih gecesini”. Dünyanın bütün mazlumları için sözümüz. Evrensel bir çağrıdır bu: “Birden aydınlık kazanır zulma uğramış bütün yürekler”. Ve umudu, muştuyu yüklenir mısralar:  “Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım / Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun / İnsan barışa dursun selâma dursun zaman / Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN”

    Çağa tanıklığın işareti şiir. Akan kan, yaralı anne, masum çocuk… “Bosna’ya Yazıt”

   “Boşluk-lu Yaşamak” şiirinde haksızlığa uğramış bir insan ve seyirci kara kalabalık var. Bir sahne canlanıyor gözümüzde. Bir sahne acıyı çoğaltan…

    Karanlık, korkak idamlıklar, yeni bir çağ, bombalar, beyaz çarşaflarda al kanlar, kimsesizlik… Zor zamanda bir ışık olmak. Bütün olumsuzluklara karşın yine de umut var: “Ben sizi mavi sabahlara sararım” ve “Ben serin mezarlara muştular götürürüm”.

    Hep teyakkuzda şair, uyarıcı, yol gösterici… “Bir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalan bir deniz gibi / Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu / Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme / Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar / Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda / İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda / Bir kısır döngüye girmek için çabalar / Biz bunun için mi geldik”. Yaşadığı zamandan hoşnut olmadığını duyuran mısralar. Bir çağ eleştirisi diyebiliriz: “Her şey bir makina düzenine gidiyor”. Bu sınırlı çağdan kurtulmak ister: “Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ bu”. Bitmez tükenmez oyunlar, yalanlar, hileler sarmalında dünya: “Baktığımız her şeyde bir yalan kabuğu”. Yılmak, yıkılmak yok. Direniş çağrısı: “Bir ağacı büyütüyorum her yerimle”. Susmak bazen en güzel cevaptır. Susmak, için için yeniden hazırlanmak sefere: “Susmanın kalesine sığınıyorum / Önümde karanlıktan duvarlar / Sırtımda insan yüklü bir gök var”.

    Mazide kalan evler, o evlerdeki sıcaklık, ahenk…Yitik iyilikleri, güzellikleri arayan bir bakış: “Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda”

    Ölüm daima gündemdedir. Ölümü anlamak ve anlatmak çabası: “Bekleyin geliyor ölüm usulca / Usulca girer koynunuza”

    Kar yağıyor. Rahmet, bereket… “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne”. Karın yağışı ile başka bir sayfa açılır. Bir imkandır yol bulmak için bir imkandır mavera için: “Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz O insan ve tabiat çağını” Karanlık denizlerde saklı inciler ve hatıralar, vefa duygusu, bağlılık… “Karanlık denizlerin dibinde / Birtakım incilerin olduğunu / Birtakım incilere ve hatıralara / Neden bağlı olduğumuzu unutma”

    Yalnızlık üzerine söylenmiş: “Katı bir yalnızlık bu bilmelisin”. Kırgın, kaygılı, tedirgin bir hali var: “Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun”.  Bu bunalım bir yere kadar.  Kuşatmayı yarmak gerek: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım”.

    “Sabah Koşusu” aydınlık bir şiir, her mısrada yaşama sevinci dile geliyor. Güneş, rüzgâr, serinlik, deniz, karınca, böcekler, çoban, yıldızlar, arabacı, yalın ayak bir koşu, derin asfalt… “Göğü kapatan çatıları yıkıyoruz ellerimizle / Ve şunu iyi anlıyoruz / En iyisi yürüyerek gidilir yaşamağa”.

    Denize bakış… O dalgalı mavide saklı olanı, hikmet ışığı ile bulmak: “Bilmediğimizi anlıyoruz / Görmediğimizi seziyoruz”.

    Çocuklar ve deniz bir şiirde. Çocuk saflığın, umudun timsali. Dalgalı deniz, hayatın ta kendisi. Hayat bir gün bize de güler elbet: “Denizin bir gülüşünü yakalıyor çocuklar ellerinde oltaları”

     Dağlar için bir güzelleme, tabiata yöneliş… “Burçlarında ceylân taşıyan yücelere ey”. Kuytu yerlerinde sümbüller, nergisler eteklerinde, gökten muştu indiren güvercinler, dorukları bembeyaz, güneşe uzanan ağaçlar, derin sular… “Ey dağlar nerdesiniz ey”. Şair, şehir hayatından bıkkınlığını da ifade eder: “Kim bizi senden koparan / Hangi ses çağıran bulvarlara / Dengemizi bozan intihar vitrini bulvarlara”

    Bir güvercin serinliği, ötelere kanat çırpan… “Güvercinler” şiirinde olup bitene tanıklık ve sorgulama belirgin: “Güneş sanki günahımızdı üstümüzde”.

    “Artık beni parktaki ağaç bile anlamıyor”. Karamsar bir ruh halini yansıtıyor. Gün gelir hayat daha bir zorlaşır. Bütün kapılar kapanmış gibidir. Bir umut yine de vardır: “Yalnız imkânsızlığı mı anlatır bir bulut / Yağmağa hazır bekliyorsa gökyüzünde”.

    Yaşadığı zamana, şahit olduğu olaylara bir eleştiri. Günah yüklü gemilerde kalın tasmalı gölgeler… Kafaları kalın, gözleri kalın, kulakları kalın…Onlardan uzak durmak ister şair. Tabiata yöneliş bir kez daha ifade edilir: “Sonra bir çağ geldi / baktım kafamda karıncalar vardı / sonra yapılardan yollardan bıkmıştım / ıssız sokaklar beni ürkütüyordu / kötü meydanlarda boğuluyordum / suları borulara almalarına kızıyordum / hele hele hep düğmelere basıp yaşamalarına çok çok içerlemiştim / sonra kalkıp afrikaya gittim / ohh afrikaya”.

     Şehirden kaçıp kurtulmak ister. Yabancılaşmanın hüküm sürdüğü şehirde yaşamak azap vermektedir. Gün gelir ve şehre veda eder: “Bu şehirden gidiyorum”.

     Memlekete, insana, acılara, hayata dair dokunaklı bir şiir. Destansı anlatım. Anadolu görkemli bir söyleyiş ile şiire yansır: “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”. Şair, yoksulluğu, gurbeti, kimsesizliği, aşkı, hakikati anlatıyor. Yaşadığımız hayatın içinden, yalın, yiğitçe…“Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden / Harfler harb düzeni almıştır mısralarda”.   

    Yalnızlık, bekleyiş ve efkâr… Sonbahar, kanatlanan hüzün: “İçimin dağlarını duman basmış”.

    Nedir dünya dedikleri? Şair, dünya hayatına bakışını dile getirmiş. Dünya algısı, şu mısralarda özellikle vurgulanmış: “Bir otel odası kadar bana aitsin / Bir mağara gibi hiç kimseye / Herkese bir deniz gibi / Biliyorum sadece bir emanetsin”.

    Bir yitiği aramakta şair: “Biz gene dağlara dönelim”. Dağ, toprak, gök, çimen, ırmak… Tabiat unsurlarından hareket ederek köklere, ötelere ulaşmak isteği. Ve hikmet ışığı: “Yerden göğe doğru akan incecik ırmakları / Kendime mahsus bir tarzda dinlerdim ağaç bedenlerinde”. “Tabiat Risalesi” bütün sadeliği, yalınlığı, ışığı, devinimi ile dirilişi muştular.

    “Aşk Risalesi” şiiri “Dirilmek yeniden” mısrası ile başlar. Bu ilk mısra, aşk ile varılmak istenen yeri, hedefi gösterir. İnsanı boğan alışkanlıkları terk etmek, rutin işleyişin dışına çıkmak, çağın çürütücü gürültüsünden kurtulmak: “Yürürken otururken yatarken / Hep çürümek durumunda kalmış / Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız / Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz / Dokunduklarımız için ellerimiz”. Şair, yaşanan durumu, şu mısralar ile açıklığa kavuşturur: “Belli bir bozgun yaşamışız / Her şeye ölüm dadanmış sanki”. Ve kalbi onaran ışığa doğru yolculuk başlar: “Aşkın son saltanatını yaşamak için mi ey kalbim / Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi / Bu başkaldırma kanatlanma”. Yeniden başlamak aşk ile… “Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı”. Dar zamandan sonsuza varmak:   “Aşkın bir adı da berekettir”.  Anlamak ve anlatmak bir ömür hakikati. Yılmak, usanmak yok:  “Aşkın bir adı da yorulmamaktır”.

    Peygamber Efendimiz ve sahabeler, Hicret dönemi, Bedir savaşı ve özellikle Uhut savaşı anlatılmış “Savaş Risalesi”nde. Şiirin anlatım imkânları ile asr-ı saadete yolculuk: “Yeni bir vakte eriyordu yürekler”. Duyarlı bir bakış. Ve mazlumun yanında: “Öyleyse ey şair sen de davranmalısın”.

    Ölüm bir soru, cevap bekler. “Ölüm Risalesi” şiirinde ölüm değişik bakış açıları ve anlam boyutları ile işlenmiş. Etkili, sarsıcı bir şiir: “Damla damla oluşuyor hayat / Ölüm kımıl kımıl / Duymak kolay / Anlatmak değil”. Zaman geçiyor. Fani dünya, fani insan...“Tekrarlayıp duruyor saat / Vakit de mahlûktur / Vakit de mahlûktur”. Bir akış var öteye: “Mahlûkta devinen / Gürül gürül bir ırmaktır ölüm”. En tesirli muallim derler ölüm için. İnsan unuttuğunu bir kez daha  hatırlar: “Herkes susar / Konuşur ölüm”. Gün gelir veda vaktidir. Ölüm düşüncesi üzerine odaklaşır şair, kuşatıcı anlama işaret eder: “Biliyorum yaklaşıyoruz her an / Biliyorum oruçlu doğar insan / Ölümün iftar sofrasına”. Ölmeden önce ölüp de dirilmenin çabası. Ve gerçek hayata yürümek ışık ışık…

   Solmaz güzelliği aramak, sonsuz ufuklarda… “Ey hep bir kelime arayan kalbim / Sonra arayan tekrar arayan kalbim”

   Bir fetih nağmesi olur şiir. Mısra mısra çağlayan... Arayış sonrasında bulmanın sevinci yaşanır: “Yoruldun ama buldun ey kalbim emâneti”. Çile döneminden sonra açılan kapılar: “Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden / İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden”. Ve ölüme dair derin, veciz mısralar: “ Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”.

    Yeni şiirlerinden “Kız Kulesi” daha çok hüzün makamında. Bir yalnızlık şiiri ama umutsuz değil; yine hayata, insana, hakikate doğru. Somut bir yapıdan hareketle insanın hallerini, tarihsel akışı okumak mümkün.

    Erdem Bayazıt’ın şiiri, sesli bir şiirdir. Hareketli, gür, gümrah söyleyiş daha belirgin. Sert, keskin üslûba eşlik eden lirik bir akış var. İç ahenk sağlanmış. İmgenin imkanlarından yararlanır ama imgeci değil. Yaşanan acılara, haksızlıklara karşı duyarlı. Kötülük odaklarına karşı tavır alır, muhalif. Yola ışık tutar. Gelecek güzel günleri duyurur. Savaşçı ve hep umut var. Diriliş için mücadele eder. Şiirlerinde tabiat, şehir, ölüm konuları; yabancılaşma, arayış, sorgulama ve öze dönüş odağında işlenir. “Ben” demek yerine, daha çok “biz” der. Erdem Bayazıt, şiirimiz adına büyük kazanım. Okuyucusunu bulmuş bir şair ve daima okunacak. Selâm olsun !..


Murat Soyak

“Yedi İklim” edebiyat dergisi, Mart 2008

 

 

 

  

   

    

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2007-07-05 ·

Bir Umut

-Yarın daha güzel olacak anne !.. 

 

  Anne başını kaldırıp kızına baktı bir süre. Yüzünde acının, hüznün izleri çizgi çizgi sıralanmış. Yıllar var ki anne hep kırgın, küskün hayata.

  -Kızım…

 

   Sözün devamını getiremedi. Sustu. Söyleyecekleri vardı ama nedense kelimeler düğümleniverdi. Soba için için yanıyor. Küçük oda hemen ısınıvermiş. Odanın büyük penceresinden içeriye günün son ışıkları düşüyor. Radyo köşede sessiz. Hemen yanındaki televizyon açık. Ölüm haberleri dolduruyor odayı. Sanki her akşam ölüm boca ediliyor televizyondan. Haberler yine iç karartıcı. Bitmeyen bir tekerrür…

 

   Mutfakta durulacak gibi değil,  buz gibi. Öğleden kalan yemek ısıtıldı. Salata hazırlandı. Bir tepsi üstünde iki tabak, iki çatal, iki kaşık, su bardağı,  ekmek, bir kâse içinde yoğurt, tabak dolusu turşu… Akşam yemeği için sofra özenle serildi. Sofraya karşılıklı oturdular.  Anne, kız birbirlerine destek olmanın çabasında iki dost gibi.

 

  “Şükürler olsun” dedi anne. Bir süre sonra kalan ne varsa tepsi üzerinde mutfağa taşındı. Sofra kaldırıldı.

 

   Masa üstünde imtihana hazırlık kitapları, defter, kalemler... Okumaya başlayıp da bir türlü bitiremediği kitabı masa üstünden aldı. Okumak bir sığınak gibiydi. “Okuyunca daha bir anlamlı hayat.” diye söylendi. Kitabın ismini heceler gibi okurken sesi birden yükseldi.

 -Ne oldu kızım ?

 -Elimdeki kitabın adı…

 -Eee… Ne oldu ki ?

 -Yok bir şey anne.

 

  Televizyonu kapattı. Anne başını öne eğmiş, düşünceli bir hali var. Yıllar önce gelmişti buraya. Yakınları şimdi çok uzakta. Kardeşleri ile küs değildi ama bir türlü görüşemiyordu işte. Arada aşılmaz dağlar var sanki. “Ah fakirlik, ah gariplik…” diye söylendi. Anılar kuşlar gibi uçuşup durur zihninde. Geçmiş günlere sığınırdı. Doğup büyüdüğü köy hiç aklından çıkmazdı ki…Nasıl unutur insan ana yurdunu ! Babasını hiç tanıyamamıştı. Küçük yaşta iken yetim kalmış. Birkaç yıl sonra da annesi ölmüş. Hep acılara tanık. Köyde ağabeylerinin evinde büyümüş. Yaşadığı zorlukları anlatırdı bazen. Kış günlerini hatırlardı en çok da. Sonra dilinden hiç düşürmediği birkaç türkü ve gizemli masallar… Masal anlatmayı çok severdi. Hemen her akşam bildiği birkaç masalı döne döne anlatırdı. Anlatmaktan hiç usanmazdı. Çocuklarını o masallarla büyütmüştü. Kendisi de masal anlatırken çocuklaşıverirdi. Rahmetli kocası bazen sesini yükseltirdi ama kim dinler. Çocukların ısrarı ile anlatmaya devam ederdi.

-Hey gidi günler heyy...

 

   Sobanın üzerindeki demliği alıp masaya doğru yürüdü. Tepside iki bardak hazır zaten. Hemen  çayları doldurdu. Çayların biri açık, diğeri demli. Şimdi iki can, iki yoldaş…

 

 -Anne yakında her şey daha güzel olacak !..

 -İnşâallah kızım.

 

   Dışarıda insanı ürperten bir tipi. Pencereye, kapıya hücum eden rüzgâr korkuyu çoğaltıyor. Anne çayını alıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Savrulan karlar küçük küçük tepecikler oluşturmuş. Pencerenin kırık yerinden içeriye yürüyen soğuk hava bir ân titretti. Geriye çekildi.

 

 -Elif, bu sene kış iyi olacağa benzer.

 -Evet, kar dünden beri yağıyor.

 -Yağsın, aman yağsın da toprak suyunu alsın. Kışı iyi olan memleketin baharı da iyi olur derler.

 

   Elif elindeki kitabı bir kenara bırakıp annesinin yanına vardı. Perde aralığından dışarıya korku ile baktı. Annesinin varlığı ile içindeki o korkuyu bastırıyordu. Ya annesine bir şey olursa… Söylemek, hatırlamak bile istemiyordu. O kara düşünceyi başından hemen savmaya çalışıyordu. Karanlık içinde ağaran kara baktı bir süre. Çocukluğunda yağan kar hep sevinç duyguları uyandırırdı onda. Kardan adam yapacağım diye, kartopu oynayacağım diye sevinirdi. Şimdi ise korku ve tedirginlik hali vardı üzerinde. Yağan kar, hayatın zorluğunu hatırlatıyordu sanki. Uzakta şehrin ışıkları… Perdeyi çekip annesine yakın oturdu.

 

   -Anne, zaman ne de çabuk geçmiş. Okula başladığım yılı hatırladım şimdi. Bir kumaş parçasından diktiğin okul çantası hâlâ gözümün önünde. O çanta ile okula gitmek istemezdim. Ağlardım çanta alın diye, sızlanırdım. Bir de devamsızlığım her geçen gün artıyordu. Hiç unutmuyorum, soğuk günlerde beni okula göndermek istemezdin. Kızım hasta olacak diye mi korkardın ?

 

   -Ah kızım, fakirlik işte… Baban amele pazarına giderdi her gün; iş bulursa ne âlâ ama çoğu zaman eli boş dönerdi garibim. Kapıdan mahcup bir halde girerdi. O gün iş bulamadıysa hiç konuşmak istemezdi. Bir köşeye çekilip sessizce otururdu. İşte o günlerin zorluğu, sıkıntısı kızım. Hasta olmandan korkardım. Doktor parası, ilaç parası nerde !..

 

   -Anne o fakirliğimize rağmen okuduk işte. Bir de şu imtihanı geçip göreve başlarsam,  işte o vakit daha bir sevineceğim.

 

   -Her zorluğun ardınca bir kolaylık vardır. Yeter ki sabret kızım, sabret bakalım.

 

   Varı yoğu bir annesi bir de kitapları… Annesinden kitaplara, kitaplardan annesine doğru sürekli bir yolculuk. Yıllar yılı bu böyle. Kitaplar yaşanan hayatın üstünde, ötesinde bir zenginliği sunuyordu. Annesi ise hayatın gerçeklerini duyuruyordu. Lise yıllarında okuduğu kitaplar ile kendi içinde bambaşka bir dünya kurmuştu. Edebiyat öğretmeni bir gün sınıfta diğer öğrencilere örnek göstermişti onu,  övgüyle söz etmişti. Hiç unutmuyordu o günü.

 

 -Anne çayın soğudu. Neden içmiyorsun ?

 -Kızım bir ân için dalmışım.

 -Düşünme o kadar anne, bak sobamız yanıyor. Yakacağımız bu sene yeter. Allah’a şükür kimseye de muhtaç değiliz.

 

 -Öyle ama kızım, yine de düşünüyor insan, kaygılanıyor. Yarın ne olacak?

 -Allah kerim anne, hele ben şu imtihanı bir geçeyim.

 -Yıllarını verip çalıştın, çabaladın; nihayetinde fakülteden mezun oldun ama bir de imtihan çıktı şimdi.

 - Her geçen yıl yeni bir engel çıkarıyorlar anne, hayat ne de zormuş !

 - Hayırlısı …

 

   Gözleri iki kanepe arasındaki halının desenlerinde gezindi. Elif sanki yitik bir nesneyi arar gibi bakıyordu. Bu dalıp dalıp gitmeler sıkça yaşanırdı. Ev birden sessizliğe gömülürdü.

 

   Karın yağışı aralıklarla devam ediyor. Toprak damda biriken karı sabahleyin mutlaka kürümeli. Yoksa karlar eriyince dam akmaya başlar.

 

   Köpeklerin uzaktan uzağa havlaması duyuluyor. Karanlık iyice çökmüş. Sokak bir ölüm sessizliğinde.

 

   Elif kalkıp çayları tazeledi. Sobanın yaydığı sıcaklık insanda güven hissi uyandırıyor.

-Anne, ağabeyim uzakta şimdi. Babam vefat edeli de on beş sene olmuş. Bir zamanlar şu evde dört kişiydik. Şimdi ise bir sen, bir de ben.

  -Böyle konuşup da hem kendini hem de beni üzme kızım. Ne yaparsın, yazgımız  böyle imiş.

  -Tamam da neden sıkıntıyı hep bizler çekiyoruz ?

  -Kızım şükret haline, daha nice dertliler var.

  -Anne şikayet ediyor gibi konuşuyorum ama bazen kendimi tutamıyorum işte, dilime geleni söylemek istiyorum. Bunalıyorum. Bir çıkış arıyorum, bir ışık…Sanki bir boşluğa, karanlığa düşüyorum. Elimden tutan olmayacak diye korkuyorum. İnsanın halleri işte. Bazen umutluyum,  bazen karamsar…

   -Sabret hele, sabret… Gün ola hayr ola !..

 

   Kitaba döndü. Elleri bir süre kitabın kapağında gezindi. Kapakta bir köprü resmi belirgin. “Mostar köprüsüne benziyor” diye söylendi. Nehrin iki yakasında ağaçların, çimenlerin yeşilliği hakim. Arka kapaktaki tanıtım yazısını tekrar okudu. Sonra kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

 

   Anne, elinde çay bardağını sıkıca tutmuş bir halde kızını izledi bir müddet. Sobada yanan odunların çıtırtıları duyuluyor. Alevler arada bir yükselip çekiliyor. Oda kapısına yöneldi anne. Kapıyı açıp kapattı.

   -Şu kapı da bir türlü düzen almadı. Bak, yine tam kapanmıyor.

   -Ağabeyim gelsin de söyleyelim anne, baksın bir yol çaresine.

 

    Anne gün görmüş; hayatın acılarına, sevinçlerine tanık olmuş. Evinde dağ gibi duruyor şimdi. Varlığı bir kuvvet, varlığı sevinç işareti.

 

   Anne yatsı namazını kıldıktan sonra bir köşeye çekilip uyumağa çalışırdı. Artık dayanamazdı uykusuzluğa. Anne yorgun… Elif bazen şakalar yapar, güldürür; uyutmak istemezdi annesini. Kendisine yoldaş olanı kaybetmek korkusu belki de. Annesi uyuduğu zaman içinde bir korku başlardı. Yalnızlığın çoğaldığı zamanlar… Kimsesizlik derin bir sızı şimdi. Elif böyle zamanlarda daha çok okurdu. Kitaplardaki kişiler, duygular, düşünceler sarmalında kaybolmak isterdi adeta. Bir yanı çalışmanın, sabretmenin çabasında; bir yanı endişeli, korkulu. Sorular, yılan gibi sorular zihninde kıvrılıp duruyor. Uyumak, unutmak istiyor. Uyuyunca bütün dertlerden, sıkıntılardan uzaklaşıyor. Bu, yaşanan bir halden kaçış değil de nedir? Evet, bir süreliğine de olsa kaçmak istiyordu. Ya sonrası… Her gecenin sabahında aynı endişe ve korku ile uyanmanın getirdiği usanç, yılgınlık.

 

   “Ne zamana kadar bu çile? Mezuniyet sevincimi yaşatmadılar. Mezuniyet bir kapı açmadı bana. Oysa hayallerim vardı. Gerçekleşmedi. Bunca yıllık emeğim heba olup gidiyor.”  diye öfkeyle söylendi.

 

   Demlik ve bardakları alıp mutfağa götürdü. Odaya kaçar gibi döndü. Soba neşesiz. Oda soğuk.

 

   Bir süre tavanda gezindi gözleri. Toprak dam yağmurlu günlerde akardı hep. Sızan yağmur suları tahtalarda iz bırakmış. Hezenlerde yer yer çatlaklar görülüyor. Lambanın olduğu yerde hezen hafiften eğik. Bu evde çocukluğu, ilk gençliği; bu evde iyi günleri, kötü günleri…

 

  Annesinin yatağını hazırladı.

  -Anne kalk artık , yatağın hazır. Burada böyle üşüyeceksin.

   Lambanın ışığı rahatsız etmişti. Elini gözlerine siper eder gibi tuttu. Yattığı yerden doğrulup cevap verdi:

  -Sen daha uyumadın mı? Bu vakte kadar niye durursun, bilmem. Yat da dinlen biraz.

  -Boş ver, düşünme beni anne. Senin  yatağın hazır. Haydi bakalım kalk artık.

  Anne istemeye istemeye yerinden kalkıp yatağa yöneldi.

  -Sen de uyu artık kızım. Bu günlük çalıştığın yeter.

  Elif bir cevap veremedi. Elindeki kalemi çevirip duruyor. Bir alışkanlık hali bu; can sıkıntısı işte.     Kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

  -Kızım her gecenin bir sabahı var. Böyle kara kara  düşünüp durma !..

 

   Elif perde aralığından dışarıya bakıyor. Komşu evlerin ışıkları sönmüş. Karanlık ve kar yığın yığın …

  -Bir gün ama mutlaka !..

  Anne başını çevirip şaşkınlıkla sordu:

  -Ne söyledin kızım ? Anlayamadım.

   Elif, perdeyi kapatıp tekrar çalışma masasına döndü. Kararlı bir ses evin içinde yankılandı:

   -Her gecenin bir sabahı var anne, her gecenin bir sabahı !..


Murat SOYAK 

 

 "Değirmen" dergisi

Kasım 2007, Sayı:12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2007-05-28 ·

Diriliş

Yeniden başlamak yazma sanatına

Kat kat olup açılmak gök katına

 

İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini

Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına

 

Yeni bir zamanı indirmek kılıç gibi

Güneş saatine geceler saatine

 

Varmak Rabbani ile çileye katıp çile

Muhyiddin-i Arabi ve Mevlâna hakikatına

 

Gökyüzünü dolduran meleklerin sabrıyla

Kaldırmak aşk kadehini insanlık sıhhatına

 

Harfleri ve sesleri sözleri kelimeleri

Kitapları getirmek Peygamber fıtratına

 

Merhameti ruhun en iç musikisi yapmak

Ve ölümü çevirmek diriliş hayatına

 

                                                       (1982)

 

 

Sezai Karakoç

 

 

 

* “Gün Doğmadan”  ,  s.620

   Diriliş Yayınları

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2007-03-13 ·

Kelimelerin Büyüsü

Dilimiz de ölüyor ölenlerle. Onu yaşatanların bu dünyadan sessizce ayrılışı gibi kelimeler de onlarla ayrılıp gidiyor hayatımızdan, sessizce, kimsenin haberi olmadan kimsenin ruhu duymadan. Kelimeler olmadan düşünmek imkansız. Öyleyse kaybettiğimiz kelimelerle biz düşüncelerimizi de kaybediyoruz farkında olmadan.

 

Maksim Gorki, çocukluk yıllarında Tolstoy’un bir hikâyesini okurken içinde büyülü bir şey mi var diye havaya kaldırır bakarmış. Kelimeler o kadar sihirli o kadar etkili…  Bugün ise anlamıyoruz diye atıveriyoruz hayatımızdan ya da değiştiriyoruz kelimeleri, onlardaki tılsımın, büyünün kaybolacağını düşünmeden.

 

“Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyor ya Ahmet Haşim, yeni nesil ne melâli biliyor ne âşinayı. Bırakın melâli, âşinayı; günümüz gençliği ‘istiklâl’in anlamını bilmiyor her zaman İstiklâl Marşı okunmasına rağmen. İstiklâl Marşı’nı ve Gençliğe Hitabe’yi anlayacak kadar dilimizi her Türk gencinin bilmesi gerekir. Yoksa, istiklâlin anlamını bilmeyen nasıl bilebilir özgürlüğün tadını. Müstevlinin anlamını bilmeden nasıl bilebiliriz vatanımızı işgal eden istilacıları. Nasıl bilebiliriz dâhilî ve hâricî bedhahları bilmeden, iç ve dış düşmanları. Ve Hakk’ı bilmeden tüm bu olanlar için nasıl yalvarabiliriz ki Allah’a ?

 

Eğer anlamıyorsak onları nasıl anlatabiliriz ki. Anlamak için sevmeli, sevmek içinse okumalıyız onları. Yaşatmalıyız dilimizi. Diller de insanlar gibi doğar, yaşar ve ölür. Dilimiz de ölmesin ölenlerle… ‘Bizim dilimiz ölmez’ diye düşünmemeliyiz. Tarihe yazıyı icat eden devlet olarak geçen Sümerliler diline sahip çıkmadığı için yok oldular. Kendileriyle beraber dilleri de yok oldu. Ya da dilleri yok olduğu için kendileri de yok oldu… Sadece tarih kitaplarında kaldılar şimdi. Dilleri de ölü diller arasında yerini aldı.

 

Dilde sadeleşme adına yeni nesli atalarından ayırmayalım. Atalarıyla irtibatını kesmeyelim. Yoksa nasıl sevebilir ecdadını, nasıl sevebilir dilini. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Bilmezse düşman olur atalarına, bilmezse düşman olur diline… O dil ki, dünyanın en güzel dilidir. İsmail Habib Sevük diyor ki, Türkçe için: “ Sanki dünyanın bütün dil âlimleri bir araya toplanmış, tasrifleri, kaideleri gayet kolay, istisnası olmayan, mantığı kuvvetli, (kelimeleri güzel, telaffuzu hoş ve zengin” bir dil yapalım demişler de Türkçeyi meydana getirmişler”.

 

Kelimeler geçmiş zamanı gösteren bir ayna gibidir. O kelimeleri kullandığımızda atalarımızı görürüz, onların duygularıyla duygulanırız. Atalarımızın asırlarca konuştuğu, düşündüğü, sevgisini anlattığı kelimeleri anlamıyoruz diyerek nasıl atabiliriz. Nasıl bir tarafa bırakabiliriz ki onları ? Dedelerimizin, atalarımızın ruhu sinmiştir o kelimelere.  O kelimelerle düşünmüş atalarımız, o kelimelerle konuşmuş, o kelimelerle sevmişler evlatlarını. O kelimelerle verilmiş İstanbul’un fetih emri. Şimdi ise biz bu kelimeleri artık kullanmayarak unutuyoruz, unutturuluyoruz. Onları unutarak da kendimizi unutuyoruz, unuttuğumuzu bile bilmeden.

 

Kerim Sandal

 

 

 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-12-28 ·

Mehmed Âkif

derde derman arayışı
seslenir ateşler içre

nerede mazlum, koşar
yangında yardım eli

özü bir, sözü birce
hakk’a adanmış ömür

yaşantının yankısı şiir
işaret taşları dize dize

acılar evi safahat

 

 

Murat Soyak

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2006-12-15 ·

Gözümüz 'Aydın' mı ?

 

 

   Sorulardan kaçmayan, hakkıyla düşünen ve çözüm üreten kişidir aydın. Vazifesi ağırdır. Doğru bildiği yolda düşmeden yürüyebilme, düşüncenin bütün renklerini tanıyabilme, çözüm üretebilme ve karanlıkları aydınlatabilme belirgin vasıflarıdır.

   Aydın, gerçek aydın… İşte meselemiz. Son devir  fikir tarihimizde hep çatışmaya şahid oluyoruz. Bu çatışma halk ile aydın arasında olmaktadır. Aydın ait olduğu yerde söyler, yazar ama sesi halk içinde yankılanmaz. Bir türlü halk ile istediği iletişimi  kuramaz ve kendi köşesine çekilir. Yalnızdır. Fildişi kulesinde kendisiyle konuşan ‘aydın’ artık bir yabancıdır. Kolu kanadı kırık ve uzakta, umutsuz.

    Batılı gibi olma çabamız beraberinde kültür değişimini getirdi. Tarihin kırılma anıydı bu. Artık taşlar yerinden oynamıştı. Başlayan yenilgiydi. Karşımızda bize kin besleyenler ve onların içimizdeki temsilcileri. Yenilgi üstüne yenilgi. Çare arayışları, kabukta kalan girişimler ve saray içinde entrika, kısır kavgalar…Yeni nizâm arayışları ve bir devrin resmi başlangıcı olan Tanzimat Fermanı… Sene 1839 .

     Aydın, karşı olma tavrıyla sahneye çıkmıştı. Namık Kemal bu ruh haliyle: “Görüp ahkâm- ı asrı münharif sıdk-ı selametten / Çekildik  izzet-ü ikbal ile bâb- hükümetten”  demektedir. Tevfik Fikret “Tarih-Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl”  isimli şiirlerinde mukaddesimize ve tarihimize hakaretler yağdırır. Karşı oluş, muhalif tavır önceki ediplerimizde bu şekilde telâkki edilmemiştir. El insaf… Mukaddese dil uzatmak kimin haddineydi?

     Romanın içinde ‘Roma’ var. Batılılaşma maceramızı, romancılarımızın kaleminden izleyebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar: “ Modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” der. Batılılaşma tarihimiz bir bakıma, bizde roman türünün gelişimi ile paraleldir.

     Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi” romanında iki ayrı kültürün çatışması gözler önüne serilir. Batının tesiriyle konuşan Felatun Bey gülünç haldedir. Şarkın sesi olan Rakım Efendi her haliyle ölçülüdür. Düşünerek konuşur. Rakım Efendi her haliyle yerlidir.

     Recaizâde Mahmud Ekrem’in kaleme aldığı “Araba Sevdası” romanında Bihruz Bey tiplemesiyle alafranga hayat  yansıtılır. Bu romanda çizilen alafranga tipin en belirgin özelliği millî kültürden kopmuş olmasıdır. Bihruz Bey menfî tesirin neticesinde insanımızdan, kültürümüzden uzaklaşmıştır.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Yaban” isimli romanında aydın-halk çatışmasını açık yüreklilikle  dile getirir. İstanbul’dan Anadolu’ya gelen aydın, halkı beğenmemekte; halk ise aydını ‘yaban’ görmektedir. Tam bir kopuş halidir yaşanan.

    Cemil Meriç, ‘aydın’ kavramı hakkında şu tespitlerde bulunur: “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını aydın yapan uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikâtin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs” der. Her okuyan-yazan aydın değildir.  Bu sebeple okumuş kişi, aydın kişi ayrımını yapmak gerekir. Çözüm üretemeyen, fildişi kulede yabancı, mukallid şahısların derdimize derman olmalarını beklemek doğru değil. Kendi karanlığından kurtulamayan başkasını nasıl aydınlatır? Kendi kafasıyla düşünemeyen nasıl yol gösterir? Bu noktada sıkça kullanılan “yarı aydın” tabirinden söz edebiliriz. Yarı aydın hakikâti kavrayamamış, kuruntulu, saldırgan bir aldanmışlar zümresi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Abdullah Cevdet, Beşir Fuad ikilisiyle başlayıp günümüze kadar gelen aydın tipinin getirdikleri ve götürdükleri üzerinde düşünmek gerek.

    Avrupa’ya büyük umutlarla gönderilen gençler dönmedi yahut memlekete döndüklerinde kibirlenmeye başladılar. Halk ile aydın arasındaki bağlar böylelikle bir bir kopmaya başladı. Elbette çok kıymetli aydınlarımız da vardı. Onlar düşünmek ve anlatmak için serden geçmişlerdir. Hakikât ışığında dirilmesini bilen; ilim, aşk, dua, gayret ve umut ile yürüyen aydınımızın söyledikleri, yazdıkları bizim için kıymetlidir. Yolumuzu aydınlatanlara selâm olsun.

   Dünya gözümüzü, gönlümüzü bağlamasın. İnsan olmanın sırrına eren ‘kitap’ ile muhatap olacaktır. ‘Kitap’tan nasiplenen ve ‘kitap’ ile yürüyen insan umudumuzdur. Kendisini hakikât bilgisiyle donatan kişi hayırlara vesile olacaktır. Halka tepeden bakan, tarihini karalayan, mukaddesi hafife alan okumuşlardan, sözde aydınlardan kurtulmak gerek. Onlara cevabımız: Evvela kendi özünüzü aydınlatın !..

   Dilimizde ‘gözü aydın olmak’ diye güzel bir deyim vardır. Bu deyimi konumuz bağlamında ele aldığımızda bir soru karşımıza çıkıyor. Soralım öyleyse: Gözümüz ‘aydın’ mı?

   

 

 

   Murat Soyak

 

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-12-01 ·

Irmaklarca

Bir kitabı açıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki sayfalar arasında siz varsınız. Müellif sizi kazanmıştır. Hele ki bir şiir kitabıysa bu, yüreğinizden girilmiştir dünyanıza. Zira artık odur atan mısralarda.

Doğrusu beni böyle sarıp sarmalayan şiir kitabı azdır. Zaman, insanı, bilhassa şairleri, daha seçkinci kılıyor. Bu, öğrenmekle, anlamakla da alakalıdır. Sözü damıtmanın, hakkıyla demlemenin sırlarını, biraz olsun anlayınca en küçük bir pürüzü fark ediveriyorsunuz. Sözün tadı kaçıyor. Fazla incelmiş zevk, sahibini biraz sinameki de yapıyor demek ki. Çokça güzelliği birkaç kusura feda etmemek için, kendimi bu hallerden kurtarmanın yollarını aradığım oluyor. Ama bunu tam olarak başarabildiğim söylenemez. Bunda okunacak kitapların çokluğunun etkisi de var şüphesiz.

Bunun için, belli bir amaçla okuduklarım dışında, epey zamandır bir şiir kitabını öyle kendimi vererek okumuşluğum yok. Hele ki döne döne okuduğum hiç yok. Gönderilen kitaplara tabii ki bakıyorum. Bakmamak lütfedip gönderene saygısızlıktır. Ama dediğim gibi, bu genellikle yüzeysel bir okumadır. Bazen işaretler kor, bir iki not alır, kimi mısraların altını çizerim. Bir kanaat edinecek kadar gezinirim sayfalar arasında. Şaire teşekkür edip kanaatimi ilettiğim de olur. Ama bütün bunlar, o kitabı, yazımın başında belirttiğim kitaplar sınıfına koymaz.

 

Postayla gelen paketi açtım. İçinden güzel, küçük bir şiir kitabı çıktı. Tanıdığım, sevdiğim genç bir şairin ilk kitabı. İmzalı. Şairin kapaktaki, bir şaire yakışır, derin bakışına baktım. Onun arkasında, sonbaharı giyinmiş ağaçlara ve ağaçların rengine bürünmüş ırmağa baktım sonra. Çevirdim, arka kapak yazısını okudum. Masanın üstüne, okumak için ayırdığım kitapların arasına koydum. Bir yazı yazıyordum; onu tamamlamak için bilgisayarın başına oturdum.

Zihnim ve gözlerim yorulunca yazmaya ara verdim; şiir kitapçığını aldım elime, karıştırmaya başladım. Şu mısralar karşıladı beni:

kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık

bir yanımız bağ bahçe

bir yanımız ahir dünya

komşumuz olurdu İbrahim

 

Bu, ben değil miyim? Benim. Duru, doğal, yalın bir “hatırlayış” ırmağı içimde akıvermeye başladı. İşte evimiz, komşularımız, memelerinden hikmet emdiğimiz kıssalarımız, şölene dönüşen gecelerimiz:

bir kitap vardı evimizde

kendi yağımızda kavrulurduk

ve yandık ha koşun desek

sesimize ses veren olurdu

 

misafir, heybesinde kıssalar demetiyle gelen

ne güzeldi dinlemek

anlattıkça bal akar dilinden

sohbetle ısınırdı içimiz

artık kim korkar geceden

 

Bir hatırlayışsa bu, alıp bir yerlere götürüşse, yitirilmiş güzellikler peşindeyiz demektir. “Hadi gitmek bir şey değil de / nasıl döneceğim bu güne” diyorsa şair, onu kim kınayabilir?

“Bu şiirin sağlam kökleri var” diyorum. Ve baştan sona okuyorum kitabı. Bazı yerleri yeniden okuyorum. Bir uygarlığa tutunan şiir güzeldir. Soyu sopu bilinmek gibi bir şeydir bu. Söyleneni diri, güçlü kılar. Ay’ın, gülün, ney’in, Yunus’un, Akif’in, sahabenin, Peygamber’in şairine özgü bir edayla mısralara içirilmesi, köke tutunma idrak ve arzusunun semeresidir.

Köke takılmak, kökte kalmak yeterli değil elbette. Sakıncalıdır bile. Şairin bir de göğe açılan kolları, kanatları olmalı. Muhatabı özge ufuklara çekme becerisi. Ölçülü, özgün imgelerle bu da başarılıyor. Bağırıp çağırmadan, naif bir sesle gönle inmek önemlidir. Artık geren mısraları sevmiyorum. Şair, sözle ateşimi alsın, gönlüme bir dinginlik kazandırsın istiyorum. Böyle mısraların çokluğu da şiire teslim olmamda etkili oluyor:

kara tren demezdik

gazoz kapaklarından para yapan usta

şehrin kıyısından

uzun ince nereye gider

bilmezdik

 

Çağdan, çağın sorunlarından, acılarından kaçmak şaire yakışmaz. Ama çağı ham haliyle yansıtmak da yakışmaz ona. Başarıyı, ham fikri şiir kıvamına getirinceye kadar yoğurma sabrını gösterenler elde eder. Belki şöyle:

sınırlar ötesindeyiz

kardeş yakınlığıdır

 

yıkılan ev, evimiz

bu canhıraş çığlık

 

kerbelâ’da hüseyin

hiç dinmedi acılar

bağdat köklü şehir

yenilgi daim değil

 

Bahsettiğim kitap: “Irmaklarca”. Murat Soyak’ın kitabı (İlk Kitap Yayınları, Temmuz 2206).

İsmiyle müsemma bir kitap. İnce, berrak akıyor.

Eyvallah şair.

 

 

A.Vahap Akbaş

 

 

*Bu yazı, 01.12.2006 tarihinde www.sanatalemi.net sitesinde yayınlanmıştır.

 

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-12-01 ·

Babam

sabahın alaca karanlığında

güneş daha öpücük kondurmadan

yeryüzüne

ellerinde tırpan

düşerdi yollara babam

 

biz çoluk çocuğa geçimlik nafaka için

durmadan sallardı ömründen yılları

 

ve yalın ayak bizler

farkında olmadan hiçbir şeyin

koşuştururken dikenli yollarda

 

gözlerimizde yaş

ağrıyan yarınlarımız

ve babam

ellerinde tırpan

biçip dururdu ömründeki yılların

baharını

 

saman kokusu tüterken nefesler

alnında ter damlaları

boncuk boncuk ömründeki yıllar

bize can

 

ellerinde tırpan

biçip durur ömründeki yılları

babam

 

 

Bedran Yoldaş

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::