Bir Umut

2007-07-05 ·

 

-Yarın daha güzel olacak anne !.. 

 

  Anne başını kaldırıp kızına baktı bir süre. Yüzünde acının, hüznün izleri çizgi çizgi sıralanmış. Yıllar var ki anne hep kırgın, küskün hayata.

  -Kızım…

 

   Sözün devamını getiremedi. Sustu. Söyleyecekleri vardı ama nedense kelimeler düğümleniverdi. Soba için için yanıyor. Küçük oda hemen ısınıvermiş. Odanın büyük penceresinden içeriye günün son ışıkları düşüyor. Radyo köşede sessiz. Hemen yanındaki televizyon açık. Ölüm haberleri dolduruyor odayı. Sanki her akşam ölüm boca ediliyor televizyondan. Haberler yine iç karartıcı. Bitmeyen bir tekerrür…

 

   Mutfakta durulacak gibi değil,  buz gibi. Öğleden kalan yemek ısıtıldı. Salata hazırlandı. Bir tepsi üstünde iki tabak, iki çatal, iki kaşık, su bardağı,  ekmek, bir kâse içinde yoğurt, tabak dolusu turşu… Akşam yemeği için sofra özenle serildi. Sofraya karşılıklı oturdular.  Anne, kız birbirlerine destek olmanın çabasında iki dost gibi.

 

  “Şükürler olsun” dedi anne. Bir süre sonra kalan ne varsa tepsi üzerinde mutfağa taşındı. Sofra kaldırıldı.

 

   Masa üstünde imtihana hazırlık kitapları, defter, kalemler... Okumaya başlayıp da bir türlü bitiremediği kitabı masa üstünden aldı. Okumak bir sığınak gibiydi. “Okuyunca daha bir anlamlı hayat.” diye söylendi. Kitabın ismini heceler gibi okurken sesi birden yükseldi.

 -Ne oldu kızım ?

 -Elimdeki kitabın adı…

 -Eee… Ne oldu ki ?

 -Yok bir şey anne.

 

  Televizyonu kapattı. Anne başını öne eğmiş, düşünceli bir hali var. Yıllar önce gelmişti buraya. Yakınları şimdi çok uzakta. Kardeşleri ile küs değildi ama bir türlü görüşemiyordu işte. Arada aşılmaz dağlar var sanki. “Ah fakirlik, ah gariplik…” diye söylendi. Anılar kuşlar gibi uçuşup durur zihninde. Geçmiş günlere sığınırdı. Doğup büyüdüğü köy hiç aklından çıkmazdı ki…Nasıl unutur insan ana yurdunu ! Babasını hiç tanıyamamıştı. Küçük yaşta iken yetim kalmış. Birkaç yıl sonra da annesi ölmüş. Hep acılara tanık. Köyde ağabeylerinin evinde büyümüş. Yaşadığı zorlukları anlatırdı bazen. Kış günlerini hatırlardı en çok da. Sonra dilinden hiç düşürmediği birkaç türkü ve gizemli masallar… Masal anlatmayı çok severdi. Hemen her akşam bildiği birkaç masalı döne döne anlatırdı. Anlatmaktan hiç usanmazdı. Çocuklarını o masallarla büyütmüştü. Kendisi de masal anlatırken çocuklaşıverirdi. Rahmetli kocası bazen sesini yükseltirdi ama kim dinler. Çocukların ısrarı ile anlatmaya devam ederdi.

-Hey gidi günler heyy...

 

   Sobanın üzerindeki demliği alıp masaya doğru yürüdü. Tepside iki bardak hazır zaten. Hemen  çayları doldurdu. Çayların biri açık, diğeri demli. Şimdi iki can, iki yoldaş…

 

 -Anne yakında her şey daha güzel olacak !..

 -İnşâallah kızım.

 

   Dışarıda insanı ürperten bir tipi. Pencereye, kapıya hücum eden rüzgâr korkuyu çoğaltıyor. Anne çayını alıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Savrulan karlar küçük küçük tepecikler oluşturmuş. Pencerenin kırık yerinden içeriye yürüyen soğuk hava bir ân titretti. Geriye çekildi.

 

 -Elif, bu sene kış iyi olacağa benzer.

 -Evet, kar dünden beri yağıyor.

 -Yağsın, aman yağsın da toprak suyunu alsın. Kışı iyi olan memleketin baharı da iyi olur derler.

 

   Elif elindeki kitabı bir kenara bırakıp annesinin yanına vardı. Perde aralığından dışarıya korku ile baktı. Annesinin varlığı ile içindeki o korkuyu bastırıyordu. Ya annesine bir şey olursa… Söylemek, hatırlamak bile istemiyordu. O kara düşünceyi başından hemen savmaya çalışıyordu. Karanlık içinde ağaran kara baktı bir süre. Çocukluğunda yağan kar hep sevinç duyguları uyandırırdı onda. Kardan adam yapacağım diye, kartopu oynayacağım diye sevinirdi. Şimdi ise korku ve tedirginlik hali vardı üzerinde. Yağan kar, hayatın zorluğunu hatırlatıyordu sanki. Uzakta şehrin ışıkları… Perdeyi çekip annesine yakın oturdu.

 

   -Anne, zaman ne de çabuk geçmiş. Okula başladığım yılı hatırladım şimdi. Bir kumaş parçasından diktiğin okul çantası hâlâ gözümün önünde. O çanta ile okula gitmek istemezdim. Ağlardım çanta alın diye, sızlanırdım. Bir de devamsızlığım her geçen gün artıyordu. Hiç unutmuyorum, soğuk günlerde beni okula göndermek istemezdin. Kızım hasta olacak diye mi korkardın ?

 

   -Ah kızım, fakirlik işte… Baban amele pazarına giderdi her gün; iş bulursa ne âlâ ama çoğu zaman eli boş dönerdi garibim. Kapıdan mahcup bir halde girerdi. O gün iş bulamadıysa hiç konuşmak istemezdi. Bir köşeye çekilip sessizce otururdu. İşte o günlerin zorluğu, sıkıntısı kızım. Hasta olmandan korkardım. Doktor parası, ilaç parası nerde !..

 

   -Anne o fakirliğimize rağmen okuduk işte. Bir de şu imtihanı geçip göreve başlarsam,  işte o vakit daha bir sevineceğim.

 

   -Her zorluğun ardınca bir kolaylık vardır. Yeter ki sabret kızım, sabret bakalım.

 

   Varı yoğu bir annesi bir de kitapları… Annesinden kitaplara, kitaplardan annesine doğru sürekli bir yolculuk. Yıllar yılı bu böyle. Kitaplar yaşanan hayatın üstünde, ötesinde bir zenginliği sunuyordu. Annesi ise hayatın gerçeklerini duyuruyordu. Lise yıllarında okuduğu kitaplar ile kendi içinde bambaşka bir dünya kurmuştu. Edebiyat öğretmeni bir gün sınıfta diğer öğrencilere örnek göstermişti onu,  övgüyle söz etmişti. Hiç unutmuyordu o günü.

 

 -Anne çayın soğudu. Neden içmiyorsun ?

 -Kızım bir ân için dalmışım.

 -Düşünme o kadar anne, bak sobamız yanıyor. Yakacağımız bu sene yeter. Allah’a şükür kimseye de muhtaç değiliz.

 

 -Öyle ama kızım, yine de düşünüyor insan, kaygılanıyor. Yarın ne olacak?

 -Allah kerim anne, hele ben şu imtihanı bir geçeyim.

 -Yıllarını verip çalıştın, çabaladın; nihayetinde fakülteden mezun oldun ama bir de imtihan çıktı şimdi.

 - Her geçen yıl yeni bir engel çıkarıyorlar anne, hayat ne de zormuş !

 - Hayırlısı …

 

   Gözleri iki kanepe arasındaki halının desenlerinde gezindi. Elif sanki yitik bir nesneyi arar gibi bakıyordu. Bu dalıp dalıp gitmeler sıkça yaşanırdı. Ev birden sessizliğe gömülürdü.

 

   Karın yağışı aralıklarla devam ediyor. Toprak damda biriken karı sabahleyin mutlaka kürümeli. Yoksa karlar eriyince dam akmaya başlar.

 

   Köpeklerin uzaktan uzağa havlaması duyuluyor. Karanlık iyice çökmüş. Sokak bir ölüm sessizliğinde.

 

   Elif kalkıp çayları tazeledi. Sobanın yaydığı sıcaklık insanda güven hissi uyandırıyor.

-Anne, ağabeyim uzakta şimdi. Babam vefat edeli de on beş sene olmuş. Bir zamanlar şu evde dört kişiydik. Şimdi ise bir sen, bir de ben.

  -Böyle konuşup da hem kendini hem de beni üzme kızım. Ne yaparsın, yazgımız  böyle imiş.

  -Tamam da neden sıkıntıyı hep bizler çekiyoruz ?

  -Kızım şükret haline, daha nice dertliler var.

  -Anne şikayet ediyor gibi konuşuyorum ama bazen kendimi tutamıyorum işte, dilime geleni söylemek istiyorum. Bunalıyorum. Bir çıkış arıyorum, bir ışık…Sanki bir boşluğa, karanlığa düşüyorum. Elimden tutan olmayacak diye korkuyorum. İnsanın halleri işte. Bazen umutluyum,  bazen karamsar…

   -Sabret hele, sabret… Gün ola hayr ola !..

 

   Kitaba döndü. Elleri bir süre kitabın kapağında gezindi. Kapakta bir köprü resmi belirgin. “Mostar köprüsüne benziyor” diye söylendi. Nehrin iki yakasında ağaçların, çimenlerin yeşilliği hakim. Arka kapaktaki tanıtım yazısını tekrar okudu. Sonra kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

 

   Anne, elinde çay bardağını sıkıca tutmuş bir halde kızını izledi bir müddet. Sobada yanan odunların çıtırtıları duyuluyor. Alevler arada bir yükselip çekiliyor. Oda kapısına yöneldi anne. Kapıyı açıp kapattı.

   -Şu kapı da bir türlü düzen almadı. Bak, yine tam kapanmıyor.

   -Ağabeyim gelsin de söyleyelim anne, baksın bir yol çaresine.

 

    Anne gün görmüş; hayatın acılarına, sevinçlerine tanık olmuş. Evinde dağ gibi duruyor şimdi. Varlığı bir kuvvet, varlığı sevinç işareti.

 

   Anne yatsı namazını kıldıktan sonra bir köşeye çekilip uyumağa çalışırdı. Artık dayanamazdı uykusuzluğa. Anne yorgun… Elif bazen şakalar yapar, güldürür; uyutmak istemezdi annesini. Kendisine yoldaş olanı kaybetmek korkusu belki de. Annesi uyuduğu zaman içinde bir korku başlardı. Yalnızlığın çoğaldığı zamanlar… Kimsesizlik derin bir sızı şimdi. Elif böyle zamanlarda daha çok okurdu. Kitaplardaki kişiler, duygular, düşünceler sarmalında kaybolmak isterdi adeta. Bir yanı çalışmanın, sabretmenin çabasında; bir yanı endişeli, korkulu. Sorular, yılan gibi sorular zihninde kıvrılıp duruyor. Uyumak, unutmak istiyor. Uyuyunca bütün dertlerden, sıkıntılardan uzaklaşıyor. Bu, yaşanan bir halden kaçış değil de nedir? Evet, bir süreliğine de olsa kaçmak istiyordu. Ya sonrası… Her gecenin sabahında aynı endişe ve korku ile uyanmanın getirdiği usanç, yılgınlık.

 

   “Ne zamana kadar bu çile? Mezuniyet sevincimi yaşatmadılar. Mezuniyet bir kapı açmadı bana. Oysa hayallerim vardı. Gerçekleşmedi. Bunca yıllık emeğim heba olup gidiyor.”  diye öfkeyle söylendi.

 

   Demlik ve bardakları alıp mutfağa götürdü. Odaya kaçar gibi döndü. Soba neşesiz. Oda soğuk.

 

   Bir süre tavanda gezindi gözleri. Toprak dam yağmurlu günlerde akardı hep. Sızan yağmur suları tahtalarda iz bırakmış. Hezenlerde yer yer çatlaklar görülüyor. Lambanın olduğu yerde hezen hafiften eğik. Bu evde çocukluğu, ilk gençliği; bu evde iyi günleri, kötü günleri…

 

  Annesinin yatağını hazırladı.

  -Anne kalk artık , yatağın hazır. Burada böyle üşüyeceksin.

   Lambanın ışığı rahatsız etmişti. Elini gözlerine siper eder gibi tuttu. Yattığı yerden doğrulup cevap verdi:

  -Sen daha uyumadın mı? Bu vakte kadar niye durursun, bilmem. Yat da dinlen biraz.

  -Boş ver, düşünme beni anne. Senin  yatağın hazır. Haydi bakalım kalk artık.

  Anne istemeye istemeye yerinden kalkıp yatağa yöneldi.

  -Sen de uyu artık kızım. Bu günlük çalıştığın yeter.

  Elif bir cevap veremedi. Elindeki kalemi çevirip duruyor. Bir alışkanlık hali bu; can sıkıntısı işte.     Kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

  -Kızım her gecenin bir sabahı var. Böyle kara kara  düşünüp durma !..

 

   Elif perde aralığından dışarıya bakıyor. Komşu evlerin ışıkları sönmüş. Karanlık ve kar yığın yığın …

  -Bir gün ama mutlaka !..

  Anne başını çevirip şaşkınlıkla sordu:

  -Ne söyledin kızım ? Anlayamadım.

   Elif, perdeyi kapatıp tekrar çalışma masasına döndü. Kararlı bir ses evin içinde yankılandı:

   -Her gecenin bir sabahı var anne, her gecenin bir sabahı !..

 

 

Murat Soyak

 

 

 

 

 

"Değirmen" dergisi

Kasım 2007, Sayı:12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diriliş

2007-05-28 ·

Yeniden başlamak yazma sanatına

Kat kat olup açılmak gök katına

 

İndirmek yeryüzüne Allah’ın rahmetini

Bir gül gibi sunmak dünya saltanatına

 

Yeni bir zamanı indirmek kılıç gibi

Güneş saatine geceler saatine

 

Varmak Rabbani ile çileye katıp çile

Muhyiddin-i Arabi ve Mevlâna hakikatına

 

Gökyüzünü dolduran meleklerin sabrıyla

Kaldırmak aşk kadehini insanlık sıhhatına

 

Harfleri ve sesleri sözleri kelimeleri

Kitapları getirmek Peygamber fıtratına

 

Merhameti ruhun en iç musikisi yapmak

Ve ölümü çevirmek diriliş hayatına

 

                                                       (1982)

 

 

Sezai Karakoç

 

 

 

* “Gün Doğmadan”  ,  s.620

   Diriliş Yayınları

Kelimelerin Büyüsü

2007-03-13 ·

Dilimiz de ölüyor ölenlerle. Onu yaşatanların bu dünyadan sessizce ayrılışı gibi kelimeler de onlarla ayrılıp gidiyor hayatımızdan, sessizce, kimsenin haberi olmadan kimsenin ruhu duymadan. Kelimeler olmadan düşünmek imkansız. Öyleyse kaybettiğimiz kelimelerle biz düşüncelerimizi de kaybediyoruz farkında olmadan.

 

Maksim Gorki, çocukluk yıllarında Tolstoy’un bir hikâyesini okurken içinde büyülü bir şey mi var diye havaya kaldırır bakarmış. Kelimeler o kadar sihirli o kadar etkili…  Bugün ise anlamıyoruz diye atıveriyoruz hayatımızdan ya da değiştiriyoruz kelimeleri, onlardaki tılsımın, büyünün kaybolacağını düşünmeden.

 

“Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyor ya Ahmet Haşim, yeni nesil ne melâli biliyor ne âşinayı. Bırakın melâli, âşinayı; günümüz gençliği ‘istiklâl’in anlamını bilmiyor her zaman İstiklâl Marşı okunmasına rağmen. İstiklâl Marşı’nı ve Gençliğe Hitabe’yi anlayacak kadar dilimizi her Türk gencinin bilmesi gerekir. Yoksa, istiklâlin anlamını bilmeyen nasıl bilebilir özgürlüğün tadını. Müstevlinin anlamını bilmeden nasıl bilebiliriz vatanımızı işgal eden istilacıları. Nasıl bilebiliriz dâhilî ve hâricî bedhahları bilmeden, iç ve dış düşmanları. Ve Hakk’ı bilmeden tüm bu olanlar için nasıl yalvarabiliriz ki Allah’a ?

 

Eğer anlamıyorsak onları nasıl anlatabiliriz ki. Anlamak için sevmeli, sevmek içinse okumalıyız onları. Yaşatmalıyız dilimizi. Diller de insanlar gibi doğar, yaşar ve ölür. Dilimiz de ölmesin ölenlerle… ‘Bizim dilimiz ölmez’ diye düşünmemeliyiz. Tarihe yazıyı icat eden devlet olarak geçen Sümerliler diline sahip çıkmadığı için yok oldular. Kendileriyle beraber dilleri de yok oldu. Ya da dilleri yok olduğu için kendileri de yok oldu… Sadece tarih kitaplarında kaldılar şimdi. Dilleri de ölü diller arasında yerini aldı.

 

Dilde sadeleşme adına yeni nesli atalarından ayırmayalım. Atalarıyla irtibatını kesmeyelim. Yoksa nasıl sevebilir ecdadını, nasıl sevebilir dilini. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Bilmezse düşman olur atalarına, bilmezse düşman olur diline… O dil ki, dünyanın en güzel dilidir. İsmail Habib Sevük diyor ki, Türkçe için: “ Sanki dünyanın bütün dil âlimleri bir araya toplanmış, tasrifleri, kaideleri gayet kolay, istisnası olmayan, mantığı kuvvetli, (kelimeleri güzel, telaffuzu hoş ve zengin” bir dil yapalım demişler de Türkçeyi meydana getirmişler”.

 

Kelimeler geçmiş zamanı gösteren bir ayna gibidir. O kelimeleri kullandığımızda atalarımızı görürüz, onların duygularıyla duygulanırız. Atalarımızın asırlarca konuştuğu, düşündüğü, sevgisini anlattığı kelimeleri anlamıyoruz diyerek nasıl atabiliriz. Nasıl bir tarafa bırakabiliriz ki onları ? Dedelerimizin, atalarımızın ruhu sinmiştir o kelimelere.  O kelimelerle düşünmüş atalarımız, o kelimelerle konuşmuş, o kelimelerle sevmişler evlatlarını. O kelimelerle verilmiş İstanbul’un fetih emri. Şimdi ise biz bu kelimeleri artık kullanmayarak unutuyoruz, unutturuluyoruz. Onları unutarak da kendimizi unutuyoruz, unuttuğumuzu bile bilmeden.

 

Kerim Sandal

 

 

 

 

Mehmed Âkif

2006-12-28 ·

derde derman arayışı
seslenir ateşler içre

nerede mazlum, koşar
yangında yardım eli

özü bir, sözü birce
hakk’a adanmış ömür

yaşantının yankısı şiir
işaret taşları dize dize

acılar evi safahat

 

 

Murat Soyak

 

Gözümüz 'Aydın' mı ?

2006-12-15 ·

 

 

   Sorulardan kaçmayan, hakkıyla düşünen ve çözüm üreten kişidir aydın. Vazifesi ağırdır. Doğru bildiği yolda düşmeden yürüyebilme, düşüncenin bütün renklerini tanıyabilme, çözüm üretebilme ve karanlıkları aydınlatabilme belirgin vasıflarıdır.

   Aydın, gerçek aydın… İşte meselemiz. Son devir  fikir tarihimizde hep çatışmaya şahid oluyoruz. Bu çatışma halk ile aydın arasında olmaktadır. Aydın ait olduğu yerde söyler, yazar ama sesi halk içinde yankılanmaz. Bir türlü halk ile istediği iletişimi  kuramaz ve kendi köşesine çekilir. Yalnızdır. Fildişi kulesinde kendisiyle konuşan ‘aydın’ artık bir yabancıdır. Kolu kanadı kırık ve uzakta, umutsuz.

    Batılı gibi olma çabamız beraberinde kültür değişimini getirdi. Tarihin kırılma anıydı bu. Artık taşlar yerinden oynamıştı. Başlayan yenilgiydi. Karşımızda bize kin besleyenler ve onların içimizdeki temsilcileri. Yenilgi üstüne yenilgi. Çare arayışları, kabukta kalan girişimler ve saray içinde entrika, kısır kavgalar…Yeni nizâm arayışları ve bir devrin resmi başlangıcı olan Tanzimat Fermanı… Sene 1839 .

     Aydın, karşı olma tavrıyla sahneye çıkmıştı. Namık Kemal bu ruh haliyle: “Görüp ahkâm- ı asrı münharif sıdk-ı selametten / Çekildik  izzet-ü ikbal ile bâb- hükümetten”  demektedir. Tevfik Fikret “Tarih-Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl”  isimli şiirlerinde mukaddesimize ve tarihimize hakaretler yağdırır. Karşı oluş, muhalif tavır önceki ediplerimizde bu şekilde telâkki edilmemiştir. El insaf… Mukaddese dil uzatmak kimin haddineydi?

     Romanın içinde ‘Roma’ var. Batılılaşma maceramızı, romancılarımızın kaleminden izleyebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar: “ Modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” der. Batılılaşma tarihimiz bir bakıma, bizde roman türünün gelişimi ile paraleldir.

     Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi” romanında iki ayrı kültürün çatışması gözler önüne serilir. Batının tesiriyle konuşan Felatun Bey gülünç haldedir. Şarkın sesi olan Rakım Efendi her haliyle ölçülüdür. Düşünerek konuşur. Rakım Efendi her haliyle yerlidir.

     Recaizâde Mahmud Ekrem’in kaleme aldığı “Araba Sevdası” romanında Bihruz Bey tiplemesiyle alafranga hayat  yansıtılır. Bu romanda çizilen alafranga tipin en belirgin özelliği millî kültürden kopmuş olmasıdır. Bihruz Bey menfî tesirin neticesinde insanımızdan, kültürümüzden uzaklaşmıştır.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Yaban” isimli romanında aydın-halk çatışmasını açık yüreklilikle  dile getirir. İstanbul’dan Anadolu’ya gelen aydın, halkı beğenmemekte; halk ise aydını ‘yaban’ görmektedir. Tam bir kopuş halidir yaşanan.

    Cemil Meriç, ‘aydın’ kavramı hakkında şu tespitlerde bulunur: “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını aydın yapan uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikâtin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs” der. Her okuyan-yazan aydın değildir.  Bu sebeple okumuş kişi, aydın kişi ayrımını yapmak gerekir. Çözüm üretemeyen, fildişi kulede yabancı, mukallid şahısların derdimize derman olmalarını beklemek doğru değil. Kendi karanlığından kurtulamayan başkasını nasıl aydınlatır? Kendi kafasıyla düşünemeyen nasıl yol gösterir? Bu noktada sıkça kullanılan “yarı aydın” tabirinden söz edebiliriz. Yarı aydın hakikâti kavrayamamış, kuruntulu, saldırgan bir aldanmışlar zümresi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Abdullah Cevdet, Beşir Fuad ikilisiyle başlayıp günümüze kadar gelen aydın tipinin getirdikleri ve götürdükleri üzerinde düşünmek gerek.

    Avrupa’ya büyük umutlarla gönderilen gençler dönmedi yahut memlekete döndüklerinde kibirlenmeye başladılar. Halk ile aydın arasındaki bağlar böylelikle bir bir kopmaya başladı. Elbette çok kıymetli aydınlarımız da vardı. Onlar düşünmek ve anlatmak için serden geçmişlerdir. Hakikât ışığında dirilmesini bilen; ilim, aşk, dua, gayret ve umut ile yürüyen aydınımızın söyledikleri, yazdıkları bizim için kıymetlidir. Yolumuzu aydınlatanlara selâm olsun.

   Dünya gözümüzü, gönlümüzü bağlamasın. İnsan olmanın sırrına eren ‘kitap’ ile muhatap olacaktır. ‘Kitap’tan nasiplenen ve ‘kitap’ ile yürüyen insan umudumuzdur. Kendisini hakikât bilgisiyle donatan kişi hayırlara vesile olacaktır. Halka tepeden bakan, tarihini karalayan, mukaddesi hafife alan okumuşlardan, sözde aydınlardan kurtulmak gerek. Onlara cevabımız: Evvela kendi özünüzü aydınlatın !..

   Dilimizde ‘gözü aydın olmak’ diye güzel bir deyim vardır. Bu deyimi konumuz bağlamında ele aldığımızda bir soru karşımıza çıkıyor. Soralım öyleyse: Gözümüz ‘aydın’ mı?

   

 

 

   Murat Soyak

 

Irmaklarca

2006-12-01 ·

 

 

 

Bir kitabı açıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki sayfalar arasında siz varsınız. Müellif sizi kazanmıştır. Hele ki bir şiir kitabıysa bu, yüreğinizden girilmiştir dünyanıza. Zira artık odur atan mısralarda.

Doğrusu beni böyle sarıp sarmalayan şiir kitabı azdır. Zaman, insanı, bilhassa şairleri, daha seçkinci kılıyor. Bu, öğrenmekle, anlamakla da alakalıdır. Sözü damıtmanın, hakkıyla demlemenin sırlarını, biraz olsun anlayınca en küçük bir pürüzü fark ediveriyorsunuz. Sözün tadı kaçıyor. Fazla incelmiş zevk, sahibini biraz sinameki de yapıyor demek ki. Çokça güzelliği birkaç kusura feda etmemek için, kendimi bu hallerden kurtarmanın yollarını aradığım oluyor. Ama bunu tam olarak başarabildiğim söylenemez. Bunda okunacak kitapların çokluğunun etkisi de var şüphesiz.

Bunun için, belli bir amaçla okuduklarım dışında, epey zamandır bir şiir kitabını öyle kendimi vererek okumuşluğum yok. Hele ki döne döne okuduğum hiç yok. Gönderilen kitaplara tabii ki bakıyorum. Bakmamak lütfedip gönderene saygısızlıktır. Ama dediğim gibi, bu genellikle yüzeysel bir okumadır. Bazen işaretler kor, bir iki not alır, kimi mısraların altını çizerim. Bir kanaat edinecek kadar gezinirim sayfalar arasında. Şaire teşekkür edip kanaatimi ilettiğim de olur. Ama bütün bunlar, o kitabı, yazımın başında belirttiğim kitaplar sınıfına koymaz.

 

Postayla gelen paketi açtım. İçinden güzel, küçük bir şiir kitabı çıktı. Tanıdığım, sevdiğim genç bir şairin ilk kitabı. İmzalı. Şairin kapaktaki, bir şaire yakışır, derin bakışına baktım. Onun arkasında, sonbaharı giyinmiş ağaçlara ve ağaçların rengine bürünmüş ırmağa baktım sonra. Çevirdim, arka kapak yazısını okudum. Masanın üstüne, okumak için ayırdığım kitapların arasına koydum. Bir yazı yazıyordum; onu tamamlamak için bilgisayarın başına oturdum.

Zihnim ve gözlerim yorulunca yazmaya ara verdim; şiir kitapçığını aldım elime, karıştırmaya başladım. Şu mısralar karşıladı beni:

kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık

bir yanımız bağ bahçe

bir yanımız ahir dünya

komşumuz olurdu İbrahim

 

Bu, ben değil miyim? Benim. Duru, doğal, yalın bir “hatırlayış” ırmağı içimde akıvermeye başladı. İşte evimiz, komşularımız, memelerinden hikmet emdiğimiz kıssalarımız, şölene dönüşen gecelerimiz:

bir kitap vardı evimizde

kendi yağımızda kavrulurduk

ve yandık ha koşun desek

sesimize ses veren olurdu

 

misafir, heybesinde kıssalar demetiyle gelen

ne güzeldi dinlemek

anlattıkça bal akar dilinden

sohbetle ısınırdı içimiz

artık kim korkar geceden

 

Bir hatırlayışsa bu, alıp bir yerlere götürüşse, yitirilmiş güzellikler peşindeyiz demektir. “Hadi gitmek bir şey değil de / nasıl döneceğim bu güne” diyorsa şair, onu kim kınayabilir?

“Bu şiirin sağlam kökleri var” diyorum. Ve baştan sona okuyorum kitabı. Bazı yerleri yeniden okuyorum. Bir uygarlığa tutunan şiir güzeldir. Soyu sopu bilinmek gibi bir şeydir bu. Söyleneni diri, güçlü kılar. Ay’ın, gülün, ney’in, Yunus’un, Akif’in, sahabenin, Peygamber’in şairine özgü bir edayla mısralara içirilmesi, köke tutunma idrak ve arzusunun semeresidir.

Köke takılmak, kökte kalmak yeterli değil elbette. Sakıncalıdır bile. Şairin bir de göğe açılan kolları, kanatları olmalı. Muhatabı özge ufuklara çekme becerisi. Ölçülü, özgün imgelerle bu da başarılıyor. Bağırıp çağırmadan, naif bir sesle gönle inmek önemlidir. Artık geren mısraları sevmiyorum. Şair, sözle ateşimi alsın, gönlüme bir dinginlik kazandırsın istiyorum. Böyle mısraların çokluğu da şiire teslim olmamda etkili oluyor:

kara tren demezdik

gazoz kapaklarından para yapan usta

şehrin kıyısından

uzun ince nereye gider

bilmezdik

 

Çağdan, çağın sorunlarından, acılarından kaçmak şaire yakışmaz. Ama çağı ham haliyle yansıtmak da yakışmaz ona. Başarıyı, ham fikri şiir kıvamına getirinceye kadar yoğurma sabrını gösterenler elde eder. Belki şöyle:

sınırlar ötesindeyiz

kardeş yakınlığıdır

 

yıkılan ev, evimiz

bu canhıraş çığlık

 

kerbelâ’da hüseyin

hiç dinmedi acılar

bağdat köklü şehir

yenilgi daim değil

 

Bahsettiğim kitap: “Irmaklarca”. Murat Soyak’ın kitabı (İlk Kitap Yayınları, Temmuz 2206).

İsmiyle müsemma bir kitap. İnce, berrak akıyor.

Eyvallah şair.

 

 

A.Vahap Akbaş

 

 

*Bu yazı, 01.12.2006 tarihinde www.sanatalemi.net sitesinde yayınlanmıştır.

 

Babam

2006-12-01 ·

sabahın alaca karanlığında

güneş daha öpücük kondurmadan

yeryüzüne

ellerinde tırpan

düşerdi yollara babam

 

biz çoluk çocuğa geçimlik nafaka için

durmadan sallardı ömründen yılları

 

ve yalın ayak bizler

farkında olmadan hiçbir şeyin

koşuştururken dikenli yollarda

 

gözlerimizde yaş

ağrıyan yarınlarımız

ve babam

ellerinde tırpan

biçip dururdu ömründeki yılların

baharını

 

saman kokusu tüterken nefesler

alnında ter damlaları

boncuk boncuk ömründeki yıllar

bize can

 

ellerinde tırpan

biçip durur ömründeki yılları

babam

 

 

Bedran Yoldaş

 

Bir İlk Kitap: Irmaklarca

2006-11-29 ·

 

 

Irmaklarca, Murat Soyak’ın ilk şiir kitabı. Kitabın adı bana “ırmaklar gibi” akışı, hakikat denizine varma özlemini, devingenliği düşündürdü. Ama aynı zamanda Fazıl Hüsnü’nün soyadı olan “Dağlarca”yı da hatırlattı. Bu sonuncusunun iyi mi, kötü mü olduğundan emin değilim.

Nüve Kültür Merkezi kuruluşu İlkkitap’ın 7. yayını olan Irmaklarca’nın özenli, temiz bir baskısı var. 64 sayfalık kitap 43 şiirden oluşuyor.

Kitabın ilk şiiri Hatırlayış, iki bölüme ayrılmış. İlk bölüm şöyle: “kefenini hazır tutan bir babanın oğullarıydık / bir yanımız bağ bahçe / bir yanımız ahir dünya / komşumuz olurdu İbrahim // bir kitap vardı evimizde / kendi yağımızda kavrulurduk / ve yandık ha komşu desek / sesimize ses veren olurdu // misafir, heybesinde kıssalar demetiyle gelen / ne güzeldi dinlemek / anlattıkça bal akar dilinden / sohbetle ısınırdı içimiz / artık kim korkar geceden” Bu temiz dizelerde yakın zamanlara kadar şehirlerde, kasabalarda, köylerde çoğumuzun yaşadığı din, ahlâk, tabiat, insan ilişkileri abartısız bir sıcaklık ve sahihlikle sergilenmiş. Fakat bu güzel şiirin bir de ikinci bölümü var ve şöyle: “aldı beni nerelere götürdü şiir / hadi gitmek bir şey değil de / nasıl döneceğim bugüne / nasıl döneceğim bahçeli evden / kibrit kutusu apartman dairesine / alacağın olsun şiir / bu akşam bana bunu da yaptın / alacağın olsun”.

İlk bölümün sıcaklığından sonra bu ikinci bölüm, bende bir soğuk duş etkisi uyandırdı. Bu Garip şiiri havası, üşüttü beni. Keşke Murat Soyak bu bölümde de kendi sesiyle seslenseydi! (Kitaptaki birçok şiirde, Necip Fazıl, Akif İnan, Alâeddin Özdenören ve çokça Behçet Necatigil anışları, andırışları, anıştırmaları da sezdim ama onların hiçbiri, bu ilk şiirdeki gibi soğukluk duygusu uyandırmadı bende. Hattâ onları sevimli ve sıcak bulduğumu söyleyebilirim.)

Irmaklarca’nın en kısa şiiri 31. sayfada. Şöyle:

 

BETON

 

insanı da yutar elbet

bire hiç veren beton

 

Özlü, çarpıcı, etkileyici bir şiir. Toprak ile betonun karşıtlığını ne güzel dile getirmiş! Batı uygarlığının ve ürettiği teknolojinin insanı doğadan koparışı, bunun yol açtığı yalnızlık ve yabancılaşma birçok şairde ve şiirde karşımıza çıkan bir olgu. Bu olgu, Murat Soyak’ın şiirinde de ağırlıklı bir yer tutuyor: ŞEHİR, şöyle: “çok odalı yüksek evlerin var / ama yok çiçek toprak yok / pencerede kırık düşler / çıkmaz yolların / / şehir ey / taş mı yüreğin” (s. 12).

İki bölümden oluşan Evvel’in ilk bölümü “el emeği göz nuru masalları vardı / oyuncakları taştan çamurdan / çayır çimen kokardı elleri / oyuna eşlik eden su sesi / şehir, çocuklarındı” diyerek geçmişi, ikinci bölümü “kırıldı dal / savruldu yapraklar bir bir / çocukluğumuz kaldı bir / çocukluğumuz ki neşeli mavi, diri yeşil / ne sır vardı ne keder / şimdi kurutulmuş çiçekler gibi / geçmiş günler” diyerek bugünü dile getirir. (s.20-21) Ev Çökerken’de “sırdaşım dut ağacı / sarnıç vardı şurada” derken aynı yitirişi hissederiz. (s. 23) Parktaki “görkemli çam ağacı” şaire göre, “kurtarılmış toprak” içindedir. (s.33-34)

Bu yitirişe umarsızca boyun eğmekten veya yanıp yakılmaktan başka yapacağımız bir şey yok mu? Murat Soyak var diyor: “çağın kuşatmasını yarıp / yürümeli dere kıyılarına / ne hesap ne kaygı / gülümseyen dost doğaya” (s. 38)  

Murat Soyak’ta doğa ilgisi ve sevgisi, ‘trendy / yeşilmişik’ hevesinden ibaret değil; inançla ve tarihle de bağlantılı, köklü bir durumalışın eseri. Bunu en çok Baharla adlı şiirde hissettim: “badem dalında açan yaşama sevinci / yatağına sığmayan dere / daha mavi gök daha diri güneş / toprak bire bin vermeye hazır // allı yeşilli giyinmiş yeryüzü / kanda karıncadır bahar / derinden derine bir ses / bağlara bahçelere çağırır / ışıklı günlere yürümek gerek / gün gün yaşanan diriliş / şükür ya Mevlâ bahara erdik / diller çözüldü çözüldü, h a y y”. 

Çocuklar için yazdıklarını dinlence.com’da yayımlayan Murat Soyak’ın şiir kitabında da bazı şiirler, özellikle çocuk yaşantılarına ve duyarlığına yaslanmış: Ceylan, Oyuncak, Çocuk, Yeni Gün, Baba, Bisiklet İzleri, Kardan Adam, Çarpım Tablosu, Güzelleme böyle şiirler.

Altı yaşındayken öldürülen Halid Velvil için yazdığı Ağıt, Filistin için kaleme aldığı Mazlum, mayın kurbanlarını söylediği Yaralı, Murat Soyak’ın insanlık ve ümmet meselelerine ilgisini gösteren içli ve güzel şiirler.

Şairin edebiyat eğitimi almışlığını da hissettiren Telmih, serin kanlı, güçlü, güvenli bir şiir kompozisyonu sunuyor bize:

 

sınırlar ötesindeyiz

kardeş yakınlığıdır

 

yıkılan ev, evimiz

bu canhıraş çığlık

 

kerbelâ’da hüseyin

hiç dinmedi acılar

 

çölde yalnız hallâç

gül yarası taşır

 

fuzûlî, suya hasret

dilinde ah nidâsı

 

kalem imam-ı azam

direnmiş sultanlara

 

bağdat, köklü şehir

yenilgi daim değil 

(s. 51-52)

 

Şiiri dizginsiz bir duygusallık, denetimsiz bir boşalma, ayakları yere basmayan bir düşçülük, artistik bir gevezelik sananların Murat Soyak’ın şiirlerinden hoşlanmayacaklarını da buracıkta  söyleyivereyim.

 

Irmaklarca’ya ulaşmak için telefaks: 0212 511 37 86. e-posta: ilkkitap@gmail.com

 

 

İbrahim Demirci

 

“KİTAP POSTASI” dergisi

Ekim 2006

 

Ali Haydar Haksal ile Söyleşi

2006-10-30 ·

 

 

-“Yedi İklim” dergisinin misyonu ile başlayalım derim. “Yedi İklim”in yayın anlayışı, çizgisi hakkında neler söylersiniz?

 

   Yedi iklim, nasıl ve niçin kuruldu buradan başlayalım önce. Mavera dergisinin son döneminde İstanbul’da bizler, Âlim Kahraman, Osman Bayraktar, Mustafa Çelik, Hasan Aycın, İlhan Kutluer, Ali Göçer ve ben katkıda bulunuyor dosyalar oluşturuyorduk. Derginin yeni yönetimi ile sorunlarımız oldu. O zaman hazırladığımız dosyalar yayımlanmadı. Bizler, Cahit Bey de dahil olmak üzere dergiden ayrıldık. Diğer arkadaşlar ile birlikte toplantılar yaptık. Geniş bir katılım ile dergi kuruldu, oluşturuldu.

     Yedi İklim’in ikinci döneminde ise Kâmil Eşfak Berki önemli bir merkez oldu. Cevdet Karal, Ali Günvar, bir ara Hasan Selami Binay, genç arkadaşlar dergiye güç kattılar, katıyorlar. Yedi İklim bu uzun döneminde bir hayli genç kalem ile yola koyuldu. Çok sayıda genci yazı hayatımıza kazandırdı. Yedi İklim olmasaydı bugün bu genç kalemlerin birçoğu yitip gitmiş olacaktı.

    Geçen yüzyılda Mehmed Âkif İslâmi duyarlılık çizgisinde var olma bilincini taşıyan bir doğrultu üzerinde bulundu. Üstat Necip Fazıl Büyük Doğu’da sanat ile düşünceyi, uygarlık ile kavgayı, bilinç ile düşünceyi bir arada harmanlayarak oluşturdu. Bir yazı kadrosu ve okur tabanı oluşturma çabası oldukça önemlidir.Geçen yüzyılın İttihatçı siyasal izleği Üstat’a nefes aldırmamaya çalıştı. Büyük Doğu çeşitli zamanlarda ve tarzlarda çıktı. Haftalık, on beş günlük, günlük, aylık çıkmayı denedi. Çoğu zaman kapatıldı. Matbaa masonlar tarafından basıldı, günlük gazetesi başkaları tarafından gasp edildi. Ama o çıktı, çıkışını sürdürdü.

Diriliş bütün yönleriyle bir düşünce, uygarlık ve bilinç olarak ortaya çıktı. Daha kuşatıcı ve derinleştirici ve daha bilinçli oldu.Bunların ardından genişleyen, çoğalan, açılan bir süreç başladı. Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Sanat, Aylık Dergi, Yönelişler, İpek Dili, Kayıtlar bu izlekte var olan dergiler. Yedi iklim, bu düzlemde kendisini Sıratı Müstakim ile başlayan, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yönelişler dergileriyle aynı düzlemde buluyor. Daha açık bir ifade ile onların açtığı yolda yürümeyi ilke edinmiş bulunuyor. Bunun içinde bu eksende durarak, hiçbir duyguya kapılmadan var oluş bilinciyle yolunu sürdürüyor. Hakkımızda kim ne diyor, ne yapıyor aldırmıyoruz. Yazanları ve çıkaranları olarak biraz daha ün bulalım diye orda burada görünme, başkalarının kareleri içinde görünme telâşında değiliz. Yedi İklim bulunduğu düzlemde bilinçle ve düşünce ile yolunu sürdürme çabasında.

 

- “Dergi, hür tefekkürün kalesidir” der Cemil Meriç.Edebiyat dergiciliğinin günümüzdeki seyri hakkında neler söylersiniz?

 

    Her yüzyılın koşulları ve ortamı farklıdır. Geçen yüzyılda yazın dünyası ve düşünce dünyası dergilerin etrafında dönüyordu. Dergilerin bir anlamı ve değeri vardı. Günümüz koşulları insanların gereksinimlerini, bakışlarını ve duruşlarını çok değiştirmiş bulunuyor. Siyasayı bilinç düzleminde önceleyenler ve bir neden olarak ortaya koyanlar, daldıkları kuyudan bir başka kuyuya yöneldiler ve bulanık sularda geziniyorlar. Konumuz elbette onlar değil. O zaman dergiler sanatçılar ve düşünürler merkezli olduğundan etraflarında yer alanlar o kalelerde var olma duygusu içinde yetişiyorlardı. Kim hangi üstadın, sanatçının yanında durmayı göze alabiliyor ki bugün? Geçmişte üstat ve ağabey saltanatını yıkmaya çabalayanlar, onları bir basamak olarak kullandıklarını düşünenler, kendi yıkıntılarının altında kaldılar ve şimdi artık kendileri de ortada yoklar. Diriliş, Edebiyat ve Mavera, Yönelişler çevresinde ve ekseninde olanların varlığına tanığız.

     Amatör ruh yok artık. Bir yere diz çöküp orada var olmayı deneyenler de yoktur. Olanlar da absürdizm veya uçuk bir düzlemde bir şeyler söyleme düşüncesiyle bir parlayıp bir sönen uç uç böcekleri gibi oluverdiler. Kendilerinden söz ettirmekse amaç bugün sözü edilenler olduğu gibi, biraz iş, biraz gırgır, biraz başka amaçlarla şöyle bir görünüveriyorlar. Zaten, azim, bilinç ve duyarlılık ile var olma duygusu önemsenmediğinden, genel geçerlikler de kalıcı değildir.Üzerinde durmaya değmez diyemiyoruz. Genç yetenekler birileri tarafından savrulup duruyorlar. Hiçbir yitiğe, yeteneğin sönüşüne gönlümüz razı değildir.

 

-Günümüz edebiyatında yaşanan acılara, yoksulluğa, işgallere bir duyarsızlık var. Bu eleştiri son zamanlarda sıkça dile getiriliyor. Bu hususta sizin görüşünüz, yaklaşımınız nedir?

 

   Bilinç ve duyarlılık önceliğimiz olmadıkça, yaşanan acılara kayıtsızlık sürüp gidecektir. Günümüz edebiyatı ben’in edebiyatı olma yolunda. Bu ‘ben’ de ben olmayan bir ben. Sadece kendini yaşamak bencilikten öte bir şey değil. Çember daralıyor, karanlık insanlığın üzerine abanıyor. Ben bunları umursamıyorum, bana ne denilemiyor, denilmemeli. Küresel abanma insanlığı kuşatmış bulunuyor. Özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyada acı var. Şiir ve düşünce merkezlerimiz ateş içinde yanıyor. Bağdat’tan bana denilebilinir mi, Kudüs’ten bana ne denilebilinir mi? Yarın İstanbul’dan Bursa’dan, Kütahya’dan, Diyarbakır’dan, Konya’dan, Edirne’den bana ne denilebilinecek mi? Bu çağın karanlık yangını üzerimize doğru geliyor. Kudüs’ün, Bağdat’ın, Şam’ın acılarını sadece Üstat Seza Karakoç mu yaşıyor, yaşayacak? Zarifoğlu’nun yakarışlarına acılı söylenişlerine kim ortak olacak? Eli kalem tutan her aydın, şair, yazar, düşünür, bilinç ve eylem adamı bu kadar kayıtsız olabilir mi? Bugünün yazan ve çizenleri yarına ne bırakacaklar?

 

-Ali Haydar Haksal ismi son devir edebiyatımızda öykü ile anılır. Öykülerinizde yalnızlık ve hüzün belirgin. Olaydan ziyâde durum öyküleri… Öykülerinizin oluşum, yazım süreci hakkında neler söylersiniz?

 

   Evet, öykü bizim yolumuz ve kaderimiz oldu. Halimize şükr ediyoruz. Bizi bu yola koyanlara şükranımız var. Veya bizi bu yolda buldurana hamd ve sena ediyoruz. Çok şükür ki, kalemimiz bizi aldı götürdü, götürmeye devam ediyor.

   Ben uygarlığımın ruhunda geziniyorum.Devlet ve medeniyet hüznüm var.Kaldı ki, bizler hüzün Peygamberinin ümmetiyiz.Acılar içimizde çoğalıp duruyor.İnsanlık acım var.Ve ben insanlığın ve insanın öldüğü karanlık bir çağda yaşıyorum.İnsanlar olan biteni sanal sanıyor. Sanki bir sinema perdesini izler gibi savaş sahnelerini izliyor. Sanki insanlığın akan kanı salçadan, sanki yere düşenler biraz sonra doğrulup kalkacaklarmış gibi sanılıyor.

   Acılarım ve hüznüm içimde derinleşerek yürüyor. Sanal aşklar yaşanıyor, sanal ve geçici aşklar. Aşklarımızı kalıcı kılan ne kalıyor geriye.

   Öykülerime ilişkin yeterli bir inceleme ve çalışma yapılamadığından yeterince açılımları üzerinde durulmuş değil. Öykülerimin daireleri var.Ben bu daireleri çoğaltarak ve birbirine eklemleyerek gidiyorum.

    Durum öykülerim çoğunlukta.Osman Serhat, öykülerime ilişkin şöyle bir yaklaşımda bulundu: “Demek ki bizim edebiyatımızda modern hikâye de olabiliyormuş”. Modern ve durum öykülerimin daha şiirsel olduğunu, sonra klâsiğe yönelen öykülerimden söz etti. Medeniyetimizin ruh eksininde olan öykülerim üzerinde durulmadı henüz.Felsefi açılımları ve çağrışmaları olan öykülerim, köyü ve insanımızı anlatan öyküler… Bir de yakın bir zamanda Peygamber Efendimizin rüyalarından yola çıkarak, günümüz hayatıyla ve rüyalarıyla buluşturan öyküler yazdım. Bizim edebiyatımızda Efendimiz şiirle anılmış ve anlatılmıştır bugüne değin.Siyerler dışında düz yazıda pek denenmiş değil.Batı edebiyatı Hazreti İsa’yı anlatıyor.Kazancakis bunların en belirgini.Renan gibi filozoflar da anlatırlar.Ama bizde maalesef düz yazı geleneği başladığından beri yeterince anlatılmış değil. Geride büyük bir uygarlık ve uygarlığımızın çok önemli tipleri var. Kendi insanımızı anlatamadık henüz.

 

-En son “Renklerin Dansı” isimli öykü kitabınızı okumuştum. Kısa, etkili öyküler toplamı. Akıp giden zaman içinde bir ân’a vurgu var. Kısa zaman diliminde olup bitenlerin derinliği, derdi… “Renklerin Dansı” kitabındaki öyküler son dönemde yazdığınız öykülerden oluşuyor. Öykünün günümüz edebiyatındaki yeri, gidişatı hakkında konuşalım isterseniz.

 

   Renklerin Dansı’nda farklı öyküler bulunuyor.Ben hemen bütün öykülerimi seviyorum.Bir okur olarak da geriye dönüp okuyorum.Anlık öykülere Kapıda Bir Çift Ayakkabı kitabımda başladım.İlk denemelerim orada bulunuyor.Yoğunluğu Renklerin Dansı’nda karşılık buldu. Bu da o kitabın kısmeti.Bu öykülerim yeni bir daire.Bizim edebiyatta kısa, anlık öykü yeni yeni karşılık buluyor.Benim bu öykülerim bir akım oldu.Sevdiğim bir tarz.Bunu zaman zaman sürdürüyorum.Yoğun, şiir diline yakın, çağrışımları olan öyküler.

    Hazır olan kitaplarımın bir kısmını Bilge Yayınevine teslim ettim.Üç ayrı öykü kitabım bulunuyor.Bunların her biri tarz olarak birbirinden tamamen farklı.Güneşe Koşan Adam insanımızın ve aşkımızın öykülerinden oluşuyor.Onlar anlık öykülerin öncüsüydü.Renklerin Dansı’ndan önce yazılmış olmalarına rağmen bugüne kaldılar.Onların kısmeti böyle imiş. Rüya Rüya İçinde öykülerim ise yukarıda sözünü ettiğim Efendimizin rüyalarından yola çıkarak anlatamaya çalıştıklarım.Bir de bizim insanımız deyip duruyorum ya.Üçüncü kitabım ise Aynadaki Ben’de bizim insanlarımızı anlatan öyküler.Biraz klâsik, olaya dayanan, ama bizim insanlarımız dediğimiz o bilge, sevgi dolu insanlarımızı anlatan öyküler.Üç ayrı tarz, üç ayrı kitap.

     Öykü, günümüz edebiyatında bir hayli mesafe kat etti.Eskiden, bizim öğrencilik yıllarımızda ruhumuzu anlatın ve bizi anlatan öykü kitapları ne kadar da azdı.Saymaya kalksam bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Üstat Necip Fazıl’ın Ruh Burkuntularından Hikâyelerim, ya da Hikâyelerim, Üstat Sezai Karakoç’un Hikâyeler I, II’si, Rasim Özdenören’in Hastalar ve Işıklar’ı, Çok Sesli Bir Ölüm’ü, Çözülme’si vs. Durali Yılmaz’ın Söylenmeyen ve Siyah Perdeli Evler’i. Cahit Zarifoğlu’nun İns kitabı. Bunlara birkaç isim daha ekleyebiliriz.Dediğim gibi bu sayı onu geçmezdi.Ama bugün bir öykü patlaması var.

    Günümüz öykü yazarlarını temel sorunu düşünce ve uygarlık eksenli olmayışı.Birikimleri yetersiz.Bursa’da düzenlenen bir öykü yarışmasına gelen, ya da benim jüri üyesi olarak katıldığım birçok yarışmada gözlemlediğim asıl sorun bu.Çok öykü yazılıyor, nitelikli ürünler de çıkıyor, ama bir eksiği var.Kendi geleneğimiz, uygarlığımız ve düşüncemizden beslenilmedikçe yazılanlar bugün var olacak ama yarını için kaygılıyım.

 

-“Âkif Duruşlu Asım” isimli eseriniz yayınlandı. Bu kitabın yazılış öyküsü ya da neden “Âkif Duruşlu Asım” ?

 

    Mehmed Âkif bizim için önemli bir isim.Âkif ile ilgili yazılarım vardı.Zaman zaman incelemelerim ve çalışmalarım oldu.Üniversiteye adımımı atığımız ilk günlerde bir hocamız, o zaman asistandı; şimdi belki de emekli olmuştur.Bir gün, derste “Âkif şair değildir” deyiverdi. Ben o sırada Üstat Sezai Karakoç’un Mehmet Âkif  kitabını okuyordum. Tevafuk bu ya. Sınıfta çatır çatır Âkif’i savunduk. Sonraları, bizler daha derinlemesine inceledik. Âkif’in poetikası da bu düşünce sonrasında doğdu. “Âsım Duruşlu Olmak” başlıklı bir çalışmam olmuştu. Okur ve nesil olarak bizlerin Âsım duruşlu olması olağandı.Âsım, Âkif’in idealize ettiği, çizdiği bir portredir.Bu porte de kendisine çok uyuyor.Âsım kitabını baştan sona çözümledim ve anlattım.Bu portreye kendisi bire bir uyuyor.Dolayısıyla yayınevine iki isim önerdim ve kendilerine bıraktım.Yayınevi Âkif Duruşlu Âsım’ı benimsedi.Ben zaten benimsemiştim.Diğeri de Âsım Duruşlu Âkif idi. Hamdolsun kitap karşılık buldu.

 

-Yeni kitap çalışmanız olacak mı, bir hazırlık var mı ?

 

   Sanırım bu sorunuzun cevabını kısmen yukarıda verdim.Üç yeni öykü kitabımdan söz ettim. İki Ateş Arasında romanımın sözleşmesini yayınevi ile yaptık. Kasım ayına kadar bu kitabımın çıkması gerekiyor.Bu, bir roman, günümüz insanını anlatan bir roman: İki Ateş Arasında. Günümüz çatışmalarını anlatan bir roman diyelim ve geçelim. Biraz ipucu verirsem iki uygarlık arasında, doğu ile batı arasında, iki kadın arasında, kitap ile kadın arasında, kahramanın kendi ile kendisi arasındaki bir roman.

   Bilge’ye Oruç denemelerimi de verdim.Üstat Necip Fazıl ile ilgili yazılarımı toparladım. Bir yayınevinde, cevap bekliyorum.Bu kitabı bir başka yayınevi de istiyor.Bir başkası öykü kitaplarımı istemişti.Bilge ile sözlü bir anlaşmamız var.Baskısı tükenmiş kitaplarımın sayısı sekizi geçti. Evdeki Yabancı, Sesim Bana Yetmiyor, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset, Sokağın Adı Issız, İçim Su Berraklığında, Zamanların Öyküsü, Ay Işığında Vav’ın Odası ile Gelişi/Güzel kitaplarımın baskısı tükendi, elimizde kitaplar yok.

    Birikmiş bir hayli yazım bulunuyor.Hilafsız yirmiyi aşkın dosya hazır duruyor.

Denemelerim, incelemelerim, eleştiri yazılarım, batı düşünürleri ve yazarları üzerine yazdıklarım, yeniden okumalarım, biyografiler.. Üstat Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu ve diğer sanatçılarımız, büyüklerimiz üzerine yazdıklarım bir yekun oluşturuyor.Bende öykü bitmiyor.Yeni bir öykü damarı aldı başını gidiyor.Anzelha ile İbrahim’in öyküsü. İlk üçünü yazdım.Elimde üç roman dosyası var, Alparslan, Dedem ve Amcamın romanları.Bu son üç kitabın bir bölümü yazıldı.

 

-Bu söyleşi için teşekkür ederim.

 

Ben de teşekkür ediyorum.

 

 

 

Söyleşi: Murat Soyak

 

30 Ekim 2006

Millî Gazete 

 

 

 

 

 

 

Samanyolunda Ziyafet: Oruç Yazıları

2006-10-16 ·

 

   Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok ramazanlarda yazdığı oruç hakkındaki  yazıları “Samanyolunda Ziyafet” adıyla kitaplaştı.Kitabın alt başlığı: “Oruç Yazıları”

 

   Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk , Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır,  Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat.

 

   Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi , yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç , demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.”( Betonları Kıran Oruç )

 

   Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir.Başka bir kapı açılır adeta.Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı…Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir:  “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” ( Betonları Kıran Oruç )

 

   Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla…Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

 

    Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…“Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

 

   Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde…Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kuts