2007-07-05 ·

Bir Umut

-Yarın daha güzel olacak anne !.. 

 

  Anne başını kaldırıp kızına baktı bir süre. Yüzünde acının, hüznün izleri çizgi çizgi sıralanmış. Yıllar var ki anne hep kırgın, küskün hayata.

  -Kızım…

 

   Sözün devamını getiremedi. Sustu. Söyleyecekleri vardı ama nedense kelimeler düğümleniverdi. Soba için için yanıyor. Küçük oda hemen ısınıvermiş. Odanın büyük penceresinden içeriye günün son ışıkları düşüyor. Radyo köşede sessiz. Hemen yanındaki televizyon açık. Ölüm haberleri dolduruyor odayı. Sanki her akşam ölüm boca ediliyor televizyondan. Haberler yine iç karartıcı. Bitmeyen bir tekerrür…

 

   Mutfakta durulacak gibi değil,  buz gibi. Öğleden kalan yemek ısıtıldı. Salata hazırlandı. Bir tepsi üstünde iki tabak, iki çatal, iki kaşık, su bardağı,  ekmek, bir kâse içinde yoğurt, tabak dolusu turşu… Akşam yemeği için sofra özenle serildi. Sofraya karşılıklı oturdular.  Anne, kız birbirlerine destek olmanın çabasında iki dost gibi.

 

  “Şükürler olsun” dedi anne. Bir süre sonra kalan ne varsa tepsi üzerinde mutfağa taşındı. Sofra kaldırıldı.

 

   Masa üstünde imtihana hazırlık kitapları, defter, kalemler... Okumaya başlayıp da bir türlü bitiremediği kitabı masa üstünden aldı. Okumak bir sığınak gibiydi. “Okuyunca daha bir anlamlı hayat.” diye söylendi. Kitabın ismini heceler gibi okurken sesi birden yükseldi.

 -Ne oldu kızım ?

 -Elimdeki kitabın adı…

 -Eee… Ne oldu ki ?

 -Yok bir şey anne.

 

  Televizyonu kapattı. Anne başını öne eğmiş, düşünceli bir hali var. Yıllar önce gelmişti buraya. Yakınları şimdi çok uzakta. Kardeşleri ile küs değildi ama bir türlü görüşemiyordu işte. Arada aşılmaz dağlar var sanki. “Ah fakirlik, ah gariplik…” diye söylendi. Anılar kuşlar gibi uçuşup durur zihninde. Geçmiş günlere sığınırdı. Doğup büyüdüğü köy hiç aklından çıkmazdı ki…Nasıl unutur insan ana yurdunu ! Babasını hiç tanıyamamıştı. Küçük yaşta iken yetim kalmış. Birkaç yıl sonra da annesi ölmüş. Hep acılara tanık. Köyde ağabeylerinin evinde büyümüş. Yaşadığı zorlukları anlatırdı bazen. Kış günlerini hatırlardı en çok da. Sonra dilinden hiç düşürmediği birkaç türkü ve gizemli masallar… Masal anlatmayı çok severdi. Hemen her akşam bildiği birkaç masalı döne döne anlatırdı. Anlatmaktan hiç usanmazdı. Çocuklarını o masallarla büyütmüştü. Kendisi de masal anlatırken çocuklaşıverirdi. Rahmetli kocası bazen sesini yükseltirdi ama kim dinler. Çocukların ısrarı ile anlatmaya devam ederdi.

-Hey gidi günler heyy...

 

   Sobanın üzerindeki demliği alıp masaya doğru yürüdü. Tepside iki bardak hazır zaten. Hemen  çayları doldurdu. Çayların biri açık, diğeri demli. Şimdi iki can, iki yoldaş…

 

 -Anne yakında her şey daha güzel olacak !..

 -İnşâallah kızım.

 

   Dışarıda insanı ürperten bir tipi. Pencereye, kapıya hücum eden rüzgâr korkuyu çoğaltıyor. Anne çayını alıp pencereye doğru yürüdü. Perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Savrulan karlar küçük küçük tepecikler oluşturmuş. Pencerenin kırık yerinden içeriye yürüyen soğuk hava bir ân titretti. Geriye çekildi.

 

 -Elif, bu sene kış iyi olacağa benzer.

 -Evet, kar dünden beri yağıyor.

 -Yağsın, aman yağsın da toprak suyunu alsın. Kışı iyi olan memleketin baharı da iyi olur derler.

 

   Elif elindeki kitabı bir kenara bırakıp annesinin yanına vardı. Perde aralığından dışarıya korku ile baktı. Annesinin varlığı ile içindeki o korkuyu bastırıyordu. Ya annesine bir şey olursa… Söylemek, hatırlamak bile istemiyordu. O kara düşünceyi başından hemen savmaya çalışıyordu. Karanlık içinde ağaran kara baktı bir süre. Çocukluğunda yağan kar hep sevinç duyguları uyandırırdı onda. Kardan adam yapacağım diye, kartopu oynayacağım diye sevinirdi. Şimdi ise korku ve tedirginlik hali vardı üzerinde. Yağan kar, hayatın zorluğunu hatırlatıyordu sanki. Uzakta şehrin ışıkları… Perdeyi çekip annesine yakın oturdu.

 

   -Anne, zaman ne de çabuk geçmiş. Okula başladığım yılı hatırladım şimdi. Bir kumaş parçasından diktiğin okul çantası hâlâ gözümün önünde. O çanta ile okula gitmek istemezdim. Ağlardım çanta alın diye, sızlanırdım. Bir de devamsızlığım her geçen gün artıyordu. Hiç unutmuyorum, soğuk günlerde beni okula göndermek istemezdin. Kızım hasta olacak diye mi korkardın ?

 

   -Ah kızım, fakirlik işte… Baban amele pazarına giderdi her gün; iş bulursa ne âlâ ama çoğu zaman eli boş dönerdi garibim. Kapıdan mahcup bir halde girerdi. O gün iş bulamadıysa hiç konuşmak istemezdi. Bir köşeye çekilip sessizce otururdu. İşte o günlerin zorluğu, sıkıntısı kızım. Hasta olmandan korkardım. Doktor parası, ilaç parası nerde !..

 

   -Anne o fakirliğimize rağmen okuduk işte. Bir de şu imtihanı geçip göreve başlarsam,  işte o vakit daha bir sevineceğim.

 

   -Her zorluğun ardınca bir kolaylık vardır. Yeter ki sabret kızım, sabret bakalım.

 

   Varı yoğu bir annesi bir de kitapları… Annesinden kitaplara, kitaplardan annesine doğru sürekli bir yolculuk. Yıllar yılı bu böyle. Kitaplar yaşanan hayatın üstünde, ötesinde bir zenginliği sunuyordu. Annesi ise hayatın gerçeklerini duyuruyordu. Lise yıllarında okuduğu kitaplar ile kendi içinde bambaşka bir dünya kurmuştu. Edebiyat öğretmeni bir gün sınıfta diğer öğrencilere örnek göstermişti onu,  övgüyle söz etmişti. Hiç unutmuyordu o günü.

 

 -Anne çayın soğudu. Neden içmiyorsun ?

 -Kızım bir ân için dalmışım.

 -Düşünme o kadar anne, bak sobamız yanıyor. Yakacağımız bu sene yeter. Allah’a şükür kimseye de muhtaç değiliz.

 

 -Öyle ama kızım, yine de düşünüyor insan, kaygılanıyor. Yarın ne olacak?

 -Allah kerim anne, hele ben şu imtihanı bir geçeyim.

 -Yıllarını verip çalıştın, çabaladın; nihayetinde fakülteden mezun oldun ama bir de imtihan çıktı şimdi.

 - Her geçen yıl yeni bir engel çıkarıyorlar anne, hayat ne de zormuş !

 - Hayırlısı …

 

   Gözleri iki kanepe arasındaki halının desenlerinde gezindi. Elif sanki yitik bir nesneyi arar gibi bakıyordu. Bu dalıp dalıp gitmeler sıkça yaşanırdı. Ev birden sessizliğe gömülürdü.

 

   Karın yağışı aralıklarla devam ediyor. Toprak damda biriken karı sabahleyin mutlaka kürümeli. Yoksa karlar eriyince dam akmaya başlar.

 

   Köpeklerin uzaktan uzağa havlaması duyuluyor. Karanlık iyice çökmüş. Sokak bir ölüm sessizliğinde.

 

   Elif kalkıp çayları tazeledi. Sobanın yaydığı sıcaklık insanda güven hissi uyandırıyor.

-Anne, ağabeyim uzakta şimdi. Babam vefat edeli de on beş sene olmuş. Bir zamanlar şu evde dört kişiydik. Şimdi ise bir sen, bir de ben.

  -Böyle konuşup da hem kendini hem de beni üzme kızım. Ne yaparsın, yazgımız  böyle imiş.

  -Tamam da neden sıkıntıyı hep bizler çekiyoruz ?

  -Kızım şükret haline, daha nice dertliler var.

  -Anne şikayet ediyor gibi konuşuyorum ama bazen kendimi tutamıyorum işte, dilime geleni söylemek istiyorum. Bunalıyorum. Bir çıkış arıyorum, bir ışık…Sanki bir boşluğa, karanlığa düşüyorum. Elimden tutan olmayacak diye korkuyorum. İnsanın halleri işte. Bazen umutluyum,  bazen karamsar…

   -Sabret hele, sabret… Gün ola hayr ola !..

 

   Kitaba döndü. Elleri bir süre kitabın kapağında gezindi. Kapakta bir köprü resmi belirgin. “Mostar köprüsüne benziyor” diye söylendi. Nehrin iki yakasında ağaçların, çimenlerin yeşilliği hakim. Arka kapaktaki tanıtım yazısını tekrar okudu. Sonra kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

 

   Anne, elinde çay bardağını sıkıca tutmuş bir halde kızını izledi bir müddet. Sobada yanan odunların çıtırtıları duyuluyor. Alevler arada bir yükselip çekiliyor. Oda kapısına yöneldi anne. Kapıyı açıp kapattı.

   -Şu kapı da bir türlü düzen almadı. Bak, yine tam kapanmıyor.

   -Ağabeyim gelsin de söyleyelim anne, baksın bir yol çaresine.

 

    Anne gün görmüş; hayatın acılarına, sevinçlerine tanık olmuş. Evinde dağ gibi duruyor şimdi. Varlığı bir kuvvet, varlığı sevinç işareti.

 

   Anne yatsı namazını kıldıktan sonra bir köşeye çekilip uyumağa çalışırdı. Artık dayanamazdı uykusuzluğa. Anne yorgun… Elif bazen şakalar yapar, güldürür; uyutmak istemezdi annesini. Kendisine yoldaş olanı kaybetmek korkusu belki de. Annesi uyuduğu zaman içinde bir korku başlardı. Yalnızlığın çoğaldığı zamanlar… Kimsesizlik derin bir sızı şimdi. Elif böyle zamanlarda daha çok okurdu. Kitaplardaki kişiler, duygular, düşünceler sarmalında kaybolmak isterdi adeta. Bir yanı çalışmanın, sabretmenin çabasında; bir yanı endişeli, korkulu. Sorular, yılan gibi sorular zihninde kıvrılıp duruyor. Uyumak, unutmak istiyor. Uyuyunca bütün dertlerden, sıkıntılardan uzaklaşıyor. Bu, yaşanan bir halden kaçış değil de nedir? Evet, bir süreliğine de olsa kaçmak istiyordu. Ya sonrası… Her gecenin sabahında aynı endişe ve korku ile uyanmanın getirdiği usanç, yılgınlık.

 

   “Ne zamana kadar bu çile? Mezuniyet sevincimi yaşatmadılar. Mezuniyet bir kapı açmadı bana. Oysa hayallerim vardı. Gerçekleşmedi. Bunca yıllık emeğim heba olup gidiyor.”  diye öfkeyle söylendi.

 

   Demlik ve bardakları alıp mutfağa götürdü. Odaya kaçar gibi döndü. Soba neşesiz. Oda soğuk.

 

   Bir süre tavanda gezindi gözleri. Toprak dam yağmurlu günlerde akardı hep. Sızan yağmur suları tahtalarda iz bırakmış. Hezenlerde yer yer çatlaklar görülüyor. Lambanın olduğu yerde hezen hafiften eğik. Bu evde çocukluğu, ilk gençliği; bu evde iyi günleri, kötü günleri…

 

  Annesinin yatağını hazırladı.

  -Anne kalk artık , yatağın hazır. Burada böyle üşüyeceksin.

   Lambanın ışığı rahatsız etmişti. Elini gözlerine siper eder gibi tuttu. Yattığı yerden doğrulup cevap verdi:

  -Sen daha uyumadın mı? Bu vakte kadar niye durursun, bilmem. Yat da dinlen biraz.

  -Boş ver, düşünme beni anne. Senin  yatağın hazır. Haydi bakalım kalk artık.

  Anne istemeye istemeye yerinden kalkıp yatağa yöneldi.

  -Sen de uyu artık kızım. Bu günlük çalıştığın yeter.

  Elif bir cevap veremedi. Elindeki kalemi çevirip duruyor. Bir alışkanlık hali bu; can sıkıntısı işte.     Kitabı kaldığı yerden okumaya devam etti.

  -Kızım her gecenin bir sabahı var. Böyle kara kara  düşünüp durma !..

 

   Elif perde aralığından dışarıya bakıyor. Komşu evlerin ışıkları sönmüş. Karanlık ve kar yığın yığın …

  -Bir gün ama mutlaka !..

  Anne başını çevirip şaşkınlıkla sordu:

  -Ne söyledin kızım ? Anlayamadım.

   Elif, perdeyi kapatıp tekrar çalışma masasına döndü. Kararlı bir ses evin içinde yankılandı:

   -Her gecenin bir sabahı var anne, her gecenin bir sabahı !..


Murat SOYAK 

 

 "Değirmen" dergisi

Kasım 2007, Sayı:12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »