2006-04-25 ·

Cana Yakın

CANA YAKIN

 

gül yankısı güzel eylem

dilde umudu türküleyen

dışarıda kırık sesler

bir gün daha eksilen

 

sonrası ağır akşamdır

hatırla der hatırla

çiçeklensin bahçemiz

kara gün kararıp kalmaz ya

 

 

Murat Soyak

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2006-04-20 ·

Beni Bulamazsın

kaybedersen beni burada bulamazsın

dokuduğun kumlar kadar soğuk

göz rengin kadar mutlak bir ölüm

değildir içine sürüldüğüm olamazsın

 

—yüzüne çaldığın kumlara sor beni

 

ıslıklar çalan rüzgardır hırsızı kalbin

kabir azabı gibi cehennemden önce

peygamberi bir merhametle yu

kanım akmaz ki atmadıkça kalbin

 

—yüzüne çaldığın rüzgara sor beni

 

gülümseyen bir çocuktur neşe

yağmur dokunup da siler yeryüzünden

arzudur biriken tükenen arzudur

buhar olup yol bulur güneşe

 

—yüzüne çaldığın güneşe sor beni

 

 

M. Ali Köseoğlu

 

                                                                                                     

 

"Her Ayrılık Bir Aşk" kitabından

Yorum (yok) Yorum yaz!

2006-04-18 ·

Şair Rıfkı Kaymaz İle Söyleşi

 


Rıfkı Kaymaz çocuk edebiyatına dâir eserleriyle tanınıyor. Yazarımızla hayatı, ilk edebî çalışmaları ve çocuk edebiyatı eksenli eserleri üzerine konuştuk.


-Rıfkı Kaymaz bize kendisinden bahsetse; kısaca hayatınız…

1950 Erzincan doğumluyum. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Çeşitli illerde edebiyat öğretmenliği, idarecilik yaptım. Kısa bir süre gazetecilik, memurluk, TBMM’de danışmanlık görevlerinde bulundum. Polis Akademisi Türk Dili Okutmanlığından emekli oldum. Emeklilik sonrası özel eğitim kurumlarında öğretmen ve idareci olarak çalıştım. Türkiye Yazarlar Birliği ve Çocuk Edebiyatçıları Birliği yönetim kurullarında görev aldım. Çıraklık okulları için Türkçe (Sırrı Er, Üzeyir Gündüz ile), İlköğretim Okulu 4. ve 5. sınıflar için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitaplarımız (Sırrı Er ve Mustafa Aşkar ile)ders kitabı olarak okutuldu.Yayınlanmış edebî eserlerim var. Bunlardan çocuklara yönelik olanlarının isimlerini vereyim:Sevginin Gülleri,Küçük Çeşmenin Tatlı Suyu,Bir Demet Şiir,Öykü Sepeti,Öykü Yağmuru,En Güzel Çocuk Şiirleri.

- Çocukluk yıllarınıza gidelim isterseniz.Yaşadığınız çocukluğu anlatır mısınız?

Çocukluğum Erzincan’da geçti. Babam okumayı seven bir memurdu. Büyük ağabeyim şiir ve yazılar yazıyordu.Onları okuyordum, ezberlliyordum. Yazmaya ilgim o yaşlarda başladı. Diğer ağabeyimin elleriyle yaptığı tel arabalarla, vinçlerle, oyuncaklarla oynadım. Gazoz kapakları, bilye, çelik çomak, sıkça oynadığımız oyunlardı. Ablamın merkeze yakın köyü, özellikle tatil günlerimizde bizim için eğlenmenin, gezmenin, oynamanın en güzel mekânıydı.Fırsat buldukça ağaçlara, tepelere tırmanır, dut döker, kayısı toplar, yarar, kuruturduk. Babam, bahçemizdeki arı kovanlarına özenle bakardı. Arıların bahçemizdeki ağaçlara bir üzüm salkımı halinde oğul vermelerini, babamın dalı silkeleyerek onları yeni bir kovana almasını mutlulukla seyrederdik. Başımıza geçirdiğimiz tel başlıkla, kovanlarına bin bir renkli çiçek taşıyan arıları uzun uzun izlemekten doyumsuz bir zevk alırdık.Bahçeli evimiz; meyve ağaçları, arılar, kümesteki tavuklar ile çocukluğumuzu doyasıya yaşadığımız doğal bir çevre idi bize.

-Çocuklar için edebiyat ya da çocuk edebiyatı dendiğinde neler söylersiniz?

Çocuk Edebiyatı kavramından, çocuklara yönelik olarak ortaya konulan edebiyatı anlıyorum. Çocuk duyarlığını edebî bir biçimde yansıtan, onların kişisel, ruhsal özelliklerini, kelime dağarcıklarını göz önünde bulunduran bir edebiyat. Çocuk; temizlik, sevgi, safiyet ve fıtratı hatırlatır. Çocuk edebiyatı alanında doktora yapmış Zeki Gürel (Yard. Doç. Dr.) buradan yola çıkarak çocuk edebiyatının “fıtrata uygun edebiyat” olması gerektiğini ifade eder. Çocukların fıtratına (ruh, beden vs. yapısına) uygun bir edebiyat. Büyükler için ortaya konan edebiyatta olduğu gibi, çocuk edebiyatında da anlatım elbette edebî olacaktır. Edebî zevk ve kaygı taşımayan bir anlatımı, edebiyatla ilişkilendirmek mümkün değil.

-Çocuklar için yazılacak şiirlerde özellikle olması gereken(ler) nelerdir?

Çocuk şiiri, biraz önce de belirttiğim gibi, “şiir”in çocuklar için yazılanıdır. Bu iki şiir arasındaki temel fark, çocuk şiirinin çocuklara yönelik bir özellik taşımasıdır.Çocuk duyarlığı, dil zevki, kelime dağarcığı, ruhsal yön, çevre, ilgi alanı vb. çocuk şiirinde öne çıkar. Ninni ve masalla büyüyen çocuk, ritme, ahenge, sese ilgi duyar. Söz oyunları, benzerlikleri, tekerlemeler, kafiye, şiiri müziğe yaklaştırır. Çocuk, şiirle, sesle kendisini ve çevresini (tabiatı, eşyayı vb.) tanır. Çocuk, şiir, oyun ve müzik, çocuk dünyasında bir arada, iç içedir. Edebî bir zevkle sunulan ilginç buluşlar, çocukta merak duygusunu sorulara dönüştürür. Tasvirler ona yaşadığı dünyayı tanıtır. Çocuk edebiyatında işlenen konular, temalar da çocuğa uygun olmalıdır. Sevgi, iyilik gibi insanî değerler, kuru bir öğüt biçiminde değil, çocuğun ilgisini çekebilecek edebî bir dil ve anlatımla verilmelidir. Değerler, eşyalar, bitkiler, hayvanlar konuşturularak fabl türüyle de sunulabilir. Bu tür anlatım, çocukların hayal dünyasını zenginleştirir. Bitki, hayvan ve çevrenin özelliklerini, onların konuşmalarından yola çıkarak öğrenir, karşılaştırmalar yapar.

-Kitap okuma alışkanlığı kazanmada yapılması gerekenler sizce nelerdir?

Kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için pek çok yol vardır. TV ve bilgisayarın alabildiğine yaygınlaştığı ve yanlış kullanıldığı günümüzde, kitap alışkanlığı kazandırmak kolay değil. Ödüllendirme, çocuklara bu yönde örnek olma çok önemli. Çocukların ilgiyle izlediği program veya dizilerde kitap öne çıkmalı, okuma önemsenmeli. Okullarda çocuk yazarlarıyla çocukları buluşturan etkinlikler yapılmalı. Çocuk Vakfı’nın ve Çocuk Edebiyatçılar Birliği’nin bu anlamda yaptığı çalışmaların ses getirdiğini biliyorum. Okuma alışkanlığının kazandırılmasında en etkin yol, çocuğun kendisine uygun, nitelikli bir kitapla tanıştırılmasıdır. Çocuk okuma zevkini tattığı an artık okumayı bırakmaz.

-Çocukluk çağında kitap okuma çabanız ve okuduğunuz, unutmadığınız kitaplar hakkında bilgi verir misiniz?

Okumayı seven, haftalık ve aylık iki süreli yayına abone olan bir ailede büyüdüm. Bu açıdan kendimi şanslı buluyorum. O yıllar, kitap açısından fakir bir dönemdi. Bizde Ömer Seyfettin’i batıdan J. Werne, Cervantes gibi romancıları okuyorduk. Resimli romanlar yaygındı. O günleri bugünle karşılaştırıyorum.O zaman, kitap az fakat kıymetliydi, okunuyordu. Bugün kitap çok, ne yazık ki okuyan az. Çocukluk yıllarımda unutamadığım hikâye Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sıydı.

-Severek okuduğunuz yazarlar, şairler kimlerdir?

Mehmet Âkif , Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler gibi yazarlar, edebiyata, şiire, yazmaya ilgi duymamda etkili isimler.

-Günümüzde çocuklar için yapılan yayıncılık çalışmaları hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Günümüzde çocuklar için yayınlanan yayınlar sayıca çok. Özellikle son yıllarda bu alanda önemli artış söz konusu. İçeriğiyle, görsel yönüyle, çok nitelikli yayınlar var. Ne var ki çocukların yaşını, ihtiyacını, dil, kelime dağarcığını, çocuk kitaplarında olması gereken fiziksel özellikleri dikkate almadan, yalnız ticarî kaygılarla ortaya konulan yayınlar da az değil.

-Çocuklar için yazan edebiyatçılarımız hakkındaki değerlendirmeleriniz, görüşleriniz nelerdir?

Çocuk yayınları için söylediklerimi çocuk edebiyatçıları için de tekrarlayabilirim. Çocuk edebiyatı kolay, ucuz bir iş değil. Seslendiği kitlenin dünyasını, çocuk duyarlığını, cümle kuruluşunu, yaş grubuna göre yazı puntosunu, çocuk yayınında olması gereken görsel, fiziksel unsurları dikkate alarak onu edebî bir dille kaleme alan çocuk edebiyatçılarını kutluyorum.

-Bir çocukluk anınız ya da geçmiş günlerden bir gün…

Çocukluk yıllarımla ilgili genel bir değerlendirme yapayım. Ortaokul yıllarında her yaz tatilinde Erzincan’ın yerel bir el sanatı olan bakır el işlemeciliğinde çalıştım. Çırak olarak başladığım bakır işlemeciliğini halen sürdürmekteyim. Çalıştığım işyeri, benim ve arkadaşlarım için aynı zamanda “bir mektep”ti. Ustamızdan dinlediğimiz hikâyeler, kıssalar bizi hayata bağlamıştı. Bakır işleme çıraklığından önce bir terzi dükkanında hiçbir ücret almadan çıraklık da yapmıştım. Babam bir sanat öğrenmem adına beni terziye çırak olarak vermişti. Sabahın bereketi inancıyla, sabah namazı açılan işyerinin, toprak zeminini sular, süpürür, temizlerdim. Müşterilerin getirdiği palto, pantolon, gömlekleri dikiş yerlerinden sökerek, kumaşı ters çeviriyor, onları bir anlamda yeniliyorduk. O yıllar, hayatın maddî sıkıntılarını göğüsleyen, onu aşan, sevgi, saygı, vefa, sabır gibi değerlerle mutluluğu paylaşan güzel insanlarla birlikte bana hayatı tanıma fırsatı vermiş. Bunu şimdi çok daha iyi anlıyorum.

-Bir şiiriniz…

AKŞAM SOFRASINDA

Her akşam sofrada beraber olur,
Akşam yemeğini birlikte yeriz.
Ve sonra açarak ellerimizi,
“Çok şükür Ya Rabb’i!”
“Çok şükür!” deriz.

Nasıl anlatayım bilmem sizlere,
Bizim soframızda bin bereket var.
Soframızda paylaşırız her şeyi,
Babamın yorgunluğu birden azalır.
Annemin sevgisi sofraya taşar.

Her pazar birlikte çıkarız babamla,
Pazardan yiyecek şeyler alırız.
Annem sevgiyle pişirir yemekleri,
Öylesine tatlı, öylesine lezzetli ki,
Bayılırız.

İsterim her yemek vaktinde yine,
Her sofrada bir araya gelmeyi.
Ne var ki babam işe gider erkenden,
Ben kardeşimle okula.
Annem bizleri yolcu eder her sabah,
Unutmaz öpmeyi, gülümsemeyi.

Dilerim sonsuza değin mutluluk,
Evimizde sevgi hiç eksilmesin.
İsterim herkesin sofrası da,
Bezenerek sevgiyle,
Bizimkine benzesin.

-Bu söyleşi için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.

 

 

 Söyleşi: Murat Soyak

 

 

 

 

 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-04-11 ·

Alnımda Işıltısı Suların

Kuşlarım uçmuş kafesten
Bütün rüzgârlar senden yana
Ağaçların coşkusu sana doğru
Yüreğim bir anka kuşu
Sefer eyleyen dağlarına
Gecem ve gündüzüm şimdi hep aynı
Sularına girip ıslatıyorum yüzümü

Yaramı kanattım
Yeni açmış bir güle döndü yüzüm
Bütün sonbaharlarını tükettim dünyanın
Şimdi sonsuz bir baharın kokusunu alıyorum
Artık beyaz bir rüya içimin sayfaları
Seninle güzel billur bir ayna

Sabrım çiçek açtı, gün doğuyor
Şahlanıyor atım dağlarına doğru
Alnımda ışıltısı suların
Dört bir yanımda ulu bir kervanın sesi
Hecin develeri, göllerde balıklar
İpek yolunda kadife ayak izleri
Bir bulut yol gösterip gölge oluyor sana

Kelimesiz konuşup
Dağıtıyorum dağların sisini
Hangi ceylanın ardına düşsem
Sana doğru uzuyor gölgesi
Gurbetim bitiyor çarmıha geriliyorum
Kıyametini özlüyor kalbim
Bitiyor toprağın macerası
Başladığı yere dönüyor rüyam

İşte göklerin haberi
İşte yeni endamım benim
Aşka dair yeni sözlerim var
Şimdi maviye dönüşüyor sesimin bütün rengi
İşte bir ömür daha böyle bitip
Yağmurlar kalıyor geride
Yine her sayfasında sen
Her sayfasında bir çocuk gülüşü
İçinden gürül gürül akan ırmaklar

 

Mustafa Özçelik

 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-04-03 ·

Bahara

badem dalında açan yaşama sevinci
yatağına sığmayan dere
daha mavi gök daha diri güneş
toprak bire bin vermeye hazır

allı yeşilli giyinmiş yeryüzü
kanda karıncadır bahar
derinden derine bir ses
bağlara bahçelere çağırır

ışıklı günlere yürümek gerek
gün gün yaşanan diriliş
şükür ya mevlâ, bahara erdik
diller çözüldü çözüldü, hayy

 

Murat Soyak

Yorum (yok) Yorum yaz!

2006-03-28 ·

Bana Bak Beni Anla

Yorgun bir aynada
Göz kırpan ayrıntılara inat
Adın nice coğrafyalarda
Gizli bir tutkuya dönüşüp
Emanet edilirken çocuklara
Bana bak sevdiğim
Beni anla
İşte yüzüm
İşte hüznün belgesi

Bu şehrin uğultusuna da alıştım
Baygın iniltisine
Anladım parkları sevimli kılan nedir
Bir gülün kıvancını duydum
Baygın kokusunu da
Aklım hayretlere takılıp kalırken
Giyindim çılgınlık elbiselerini

Trenler soluk soluğa
Bir dağı tırmanırken ansızın
Kuşatır bizi gecenin harmanisi
Adın bir yalıma dönüşür
İçimiz aydınlanır
Şimdi karanlık öylesine yumuşak
Öylesine şafağa yakın

Bir mahzun yüz olup
Serin denizlerine inerim
Uçurumların kavi
Suların gümrah
Yenilgi nedir bilmeyen atların
Beni harami sanırlar
Aklımı rehin bırakıp
Öyle giderim gecene

Göğsümde kırmızı bir ateş
Rengini kuşlardan çalan
Onursuzluğun
Kayıtlarımızda adına rastlanmadı
Beni böyle bil
Ve öyle ekle kendine

Mustafa Özçelik

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-03-22 ·

Nar Çiçeğini Görünce Ben

NAR ÇİÇEĞİNİ GÖRÜNCE BEN

 

Nar çiçeğini görünce ben
Gökyüzünde olurum anne.

Nar çiçeğini görünce ben
Yeryüzü olurum anne.

Nar çiçeğini görünce ben
Bulut olurum
Yağmur olurum
Rüzgar olurum
Uçurtma olurum anne.

Nar çiçeğini görünce ben
Çocuk olurum anne
Kuş olurum, kuşların dili olurum
Ama en önemlisi
Aşık olurum anne.

Aşık olurum
Nar çiçeğini görünce ben.

 

İsmail Karakurt




Yorum (3) Yorum yaz!

2006-03-22 ·

Acı Ceviz

 

 

Güz günleri. Yine göç vakti. Yerlerde sarı sarı yapraklar. Ağaçların eski neşesi kalmamış. “Hey gidi günler heyy! Nerede baharım yazım, nerede yakınlarım? Şimdi şu evde tek başıma, kimsesiz. Sesime ses veren yok. Ölsem kim duyar?”

Dışarıya çıktı ne yapacağını bilmez hâlde kapının önünde gezindi durdu. Duvar dibindeki toprağı ayağıyla basıp iyice sağlamlaştırdı. Duvarın taşlarını yokladı. Taşlar yerinden oynar gibiydi. Etrafına bakınmadan tekrar içeriye girdi. Aynada yüzüne baktı bir süre. Alnında derin çizgiler. Ak sakalı uzar olmuş. Parmağını kaşının üzerinde gezdirdi. “Yaşlandık artık yaşlandık...” diye söylendi. Sandalyesini alıp pencereye yakın oturdu. Yaşadığı güzel günleri hatırladı. Hanımı, çocukları, komşuları bir bir gözünün önünde canlanıverdi. Yayla günleri, yaz akşamları, harman günleri, hele düğünler... Yüzünde acı bir gülümse belirdi. Gözleri yaşardı birden. Bir damla yaş göz çukurundan çenesine doğru süzüldü. O arada bir serçe kondu karşıdaki duvara. Serçeyi görünce, toparladı kendisini, düşünceden sıyrıldı. “Sızlanmayı bırakmalı gayrı, bugün ceviz çırpılacak; şimdi iş zamanı...”

Hemen ocağın başına gidip akşamdan kalan çorbayı ısıtmaya durdu. Sofrayı serdi. Bir yufka, bir çorba. Arada bir ses duyar gibi oldu. Kapıya vuruluyordu. “Sabah sabah kimdir acaba?” dedi. Kapıyı yavaşça açtı.
-Dede, bugün ceviz çırpmaya gelemeyeceğim.
-Niye yavrum, ne oldu, hani bana yardım edecektin ?
-Babam koyun gütmeye gideceksin dedi. Kendisi şehre inecek bugün.
-Desene yine iş başa düştü. Neyse yavrum, gidebilirsin.
İçeriye geçip sofraya tekrar oturdu. Düşünceli bir hâli vardı.
“Tırnağın varsa başını kaşı... Kimsenin faydası yok.” diye söylendi.

İki göz ev, duvarlarda is lekesi, teneke soba, pencere yanında askerlik dönüşünde getirdiği radyo, hemen yanında seccade, duvarda yıllar önce hanımıyla birlikte çektirdiği uçları sararmış fotoğraf, bir köşede yığılı yatak yorgan, yerde serili halının rengi solar olmuş, gömme dolap mavi boyalı. “Nasıl çıkacağım o yüksek ceviz ağacına, nasıl çırpılacak cevizler?” Çorbasını bitirdi. Hemen sofrayı toplayıp yandaki odaya geçti. Hazırlığını yaptıktan sonra dışarıya çıktı.

Ara sokaklardan yürüdü, yürüdü... Bahçe yoluna ulaştı. Vadi boyunca uzanıyor bahçeler, bahçelerde elma, armut, ceviz ağaçları, dizi dizi kavaklar; yerde yeşilden sarıya yaprak yığınları. Hafiften bir yel esiyor. Elinde uzun çubuk, bir elinde iç içe geçmiş çuvallar... “Ceviz de olmasa eğer, harçlığım olmayacak. Zor günümde, elimin altında bir umut cevizlerim. Hasta olsam, ilâç param olur cevizler.” Kuşlar göç göç gider olmuş. Kışa hazırlanıyor yeryüzü, kışa hazırlanıyor insanlar... Bir koşturmaca almış yürümüş. Şimdi kimi pekmez kaynatır, kimi elma toplar, kimi bağ bozar, kimi salça hazırlar, kimi damda serili tarhanaları bekler, kimi evine odun taşır... “Kör boğaz, ekmek ister. Doydum demez, yeter demez şu kör boğaz. Hayat böyle işte... Koştur koştur sonra yaşlan, yorul... Kimse kalmasın yanında, elinden tutan olmasın öyle mi? Allah yardımcım olsun. “Toprak yoldan sapıp ince uzun yola yöneldi. Elindeki uzun çubuk, yürürken bahçe sınırındaki çalılara takılıyordu. Alnında biriken terleri sildi,sakalını sıvazladı. “Ali Ağa niye küser bana, ben ne yaptım Ali’ye? Ne suçum var bilmem!... Akşamleyin kahvede yan masaya oturdu, dönüp de “Nasılsın” diyemedi. Dost kara günde belli oluyor. El ayak çekilir oldu kapımdan”.

Bahçe duvarları yer yer yıkılmış. Duvarları aşan çalılar, ağaç dalları, yosun bağlamış taşlar... Köy yetmez oldu yeni yetmelere, gençlere... Gençler şimdi İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da... Bahçelere kim bakar? Bağlar, bahçeler bakımsızlıktan solar olmuş, bazı yerde ağaçlar kurur olmuş. Hani derler ya “Bakarsan bağ olur, bakmaszan dağ olur.” Hakikaten, bu gidişle dağa benzeyecek şu güzelim bahçeler. Köyü terk edenler, bir gün geriye dönerler mi acaba? Bir ses duydu yolun üst yanından. Eşek sırtında, ağır aksak gelen biri var. Uzaktan seçemedi gözleri. Yaklaşınca tanıdı. “Mahmut geliyor, Kösenin Mahmut bu.” Altmış yaşlarında, ağarmış sakalı, yüzü kırış kırış, başında sekiz köşe kasketi...
-Selâmün aleyküm Emin.
-Aleyküm selâm.
-Emin, cevizi çırpmadın mı daha ?
-Sorma Mahmut, sorma bizim işleri... Bilin ya yine de sorarsın değil mi ?
-Bilirim kardaşım, ne yapacağın işte yaşlılık... Hadi Allah kolaylık versin !
-Sağol Mahmut, sağol !...

“Bu yolu kaç kez yürüdüm kim bilir...” Kendisiyle konuşur hâlde ağır ağır yürüyordu. “Akşam olup da karanlık çökünce, kimse kimseyi görmez oluyor, duymaz oluyor.İnsanın üstüne bir ağırlık çöküyor. Sanki dört duvar, zindan duvarı gibi insanın üstüne üstüne geliyor. Bir cana hasret, sese, sohbete hasret bekle dur. Vakit de geçmez olur. Gündüz vakti öyle mi? Dağ, taş, kuş, ağaç, gündüzleyin konuşur insanla. Her birinin ayrı ayrı dili var. Şu kuşların ötüşmesi dert alır insandan. Şu toprak, ne kadar da sıcak, samimî, sevecen bir ana gibi. Suyun akışı yok mu, dinlendirir insanı, saatlerce başında otur, sıkılmazsın, vaktin nasıl geçtiğini anlayamazsın. Ağaçlar, bir bekleyeni var gibi kollarını açmış salınır durur. Gündüzün gözünü seveyim. Her yer aydınlık; ışık içinde içim dışım. Başımdaki efkâr dağılıverir bu vakitte. “Sabah ola, hayırlar ola” derdi anam. Gül yüzlü anamın peşinden koşa koşa bu bahçeye gelirdim. Ne çabuk geçti seneler!...” Baktı etrafına gelen giden yok, bir türküyü söylemeye durdu:
“Gurbette ömrüm geçecek
Bir daracık yerim de yok
Oturup derdim dökecek
Bir vefalı yârim de yok”
Köy düğünlerinde sıkça söylenen bir türküydü bu. Titrek sesi dalga dalga yayılıyordu. Sesi, türküyü söyledikçe daha bir açılıyordu. Yürek sızlatan dokunaklı bir hâli vardı.
“Dünya derler o da fani
Veren alır tatlı canı
Hasta düştüm ilâç hani
Bir yudum su verenim yok”
Seneler geçti ama bu türküyü hiç unutmamıştı. Bazı zaman olur ki acıya bandırıp yüreğini, bir çığlık gibi bu türküyü söylerdi.

İşte bahçenin yıkık duvarı göründü. Bahçe, dereye yakındı. Suyun yükseldiği zamanlarda olan duvara oluyordu. Suyun oyduğu duvar dipleri, ağaç kökleri uzaktan seçiliyordu. Bahçenin giriş yerindeki çalıları bir kenara atıp içeriye girdi. “Biraz dinleneyim hele, soluğum kesildi.” Ceviz ağacı, bahçenin yola yakın yerindeydi. Dal budak salmış, büyüdükçe büyümüş gümrah bir ceviz ağacı olmuş. Yanında yöresinde öyle büyük ceviz ağacı yok. Diğerleri yeni yeni cevize durmuş gibi. Ama bu ağaç, yıllardır ceviz veriyor. Ağacın yüksek dallarına baktı. Ne yapacağını, nasıl çırpacağını düşünüyordu. “Önce merdiveni kullanmalı, sonra elimdeki çubukla yetişemediğim dallara vururum.” Oturduğu yerden bir çırpıda kalktı.

Otların içindeki merdiveni alıp ceviz ağacına doğru taşıdı. Merdiveni ağaca yasladıktan sonra toprağa ve ağaca değen yerlerini kontrol etti. Oturduğu yere hızlı adımlarla varıp uzun çubuğu getirdi. Bir elinde uzun çubuk, bir eli merdivende çıkmaya başladı. Dala uzandı. Gövdesini ileriye doğru atıp daldan sıkıca tutundu. Belini doğrulttu. Ağacın kalın dalına sırtını verdi. Bir “of” çekti, sanırsın karşıki dağlar yıkıldı. Bir “of” ki ta yürekten geliyor. Yılların yorgunluğunu taşıyan bir acı sesti bu.Karşı bahçeye doğru baktı. Uzayıp giden yola baktı. Kimsecikler yoktu. Bir kendisi, bir ağaçlar, bir de kuşlar... Bağırır gibi “Bu ceviz çırpılacak, bu ceviz çırpılacak!” dedi. Sesi ağaçları yalayıp geçti, karşı yamaçta yankılandı. Dallarda kuşlar ötüşüyordu. Kuş sesleri, bir dost sesi gibiydi, hiç usanmadan saatlerce dinleyebilirdi. Elindeki uzun çubuğu yüksek dallara yaklaştırdı ve vurmaya başladı. Sonra diğer dallara yaklaştırıp yaklaştırıp vurdu. Aşağıya baktı bir an, gözü karardı, sendeledi, düşeyazdı, hemen kendisini toplayıp kalın dala yaslandı. “Cevizden düşen iflâh olmaz” derler. Henüz işin başındaydı. Çırpılacak olan cevizler, yukarıda öylece duruyordu. “Bugün bitmezse bu iş, uzar gider. Her gün ta köyden kalkıp da buraya gelmek yoruyor beni.” Durduğu yerden, çubuğun ulaştığı dallara vurup cevizlerin bir kısmını daha düşürdü. Bir hamle yaparak yandaki dala geçmek istedi. Ayağını basınca “çatt”’ diye kırılıverdi dal. Sendeledi, başı dala çarptı; yüzü sıyrıldı inceden, kendisini bir yerde tutamadı, “Allah” dedi, başka bir şey diyemedi ve yere hızla düştü.

Kuşlar kalkıp gitti. Gökyüzü kararır gibi oldu. Toprak taş kesildi. Yanında yöresinde cevizler, kırık ceviz dalları, yapraklar... Saatlar geçti gelip giden yok. Derenin şırıltısı duyuluyor.

* * *

Akşama doğru bir çocuk, koşa koşa bahçeye doğru geliyordu. “Nerede kaldı dedem, bu vakte kalmazdı, nerede kaldı?” Çocuk, toprak yoldan ince uzun yola uçar gibi geçti. Sağına soluna hiç bakmadan koşuyordu. Bahçeye varmaya yakın yavaşladı. Yolundaki küçük taşlara tekme atarak yürüyordu.Bahçeye girdiğinde sağa sola bakındı, kimseyi göremedi.“Dede... Dede!” diye seslendi. Büyük ceviz ağacına doğru yürüdü. Ağaç dibindeki otlar, yapraklar üstünde dedesini yatar görünce uyuyor sanda. “Dede” diye bağırdı “Uyan dede, uyan!”

Çocuk dedesine yaklaşıp iyice baktı. Yüzünde inceden bir sıyrık, gözleri açık, bir eli yumruk gibi bir eli kanlar içinde, gömleği orta yerden yırtılmış, toprak belenmiş yüzüne... Çocuk, dedesinin yüzündeki tozu toprağı temizlemek istedi ama daha fazla bakamadı, orada duramadı. Birden geriye döndü ve köye doğru koşmaya başladı. Ne taş, ne çalı, ne diken, ne çukur hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Dedesi vardı gözünün önünde, yerde cansız yatan dedesi...

Güneş dağların ardına çekilmişti. Çocuk, yorgun bitkin bir hâlde eve vardı. Nefes almakta zorlanıyordu. Avluda nefeslenip içeriye girdi. Saçları dağılmış, gözleri yaşlı, alnındaki ter, toz ile karışmış, korku içinde şaşkın... Annesi:"Ne oldu oğlum, ne bu hâlin?” dedi. Çocuk babasının karşısında durup “Dedem ölmüş?” diye bağırdı. Sanki yer sarsıldı, ev yıkıldı. Kimse bir şey söyleyemedi. Babası, başını öne eğdi, gizli gizli ağladı bir süre. Onlara bir ölüm sessizliği eşlik etti.

Karanlıkta “Acı ceviz... Acı ceviz” sözleri duyuldu.
Bahçeye doğru yürüyorlardı.  

Murat Soyak

Yorum (1) Yorum yaz!

2006-03-19 ·

Kuş Resimleri

Gök bitti
Hırkama yapıştırılmış kuş resimleri

Çocukluğumu bir kitap gibi
Kapatmışlar anne
Ağır
Ve nazenin.

Çıkınımda ne kır çiçekleri var
Ne de börtü böcek sesleri
Güneşle arama
Bu kent girdiğinden beri.

Gülümsemek
Yaprakları hışırdatmıyor
Gelinciklere
Ve meleklere göz kırpmıyor
Güneşli çimenlerden uzak
Çok uzak
Asansör içinde yaşamakla.

Yeşil kuyuda
Rüyalar Yusuf`suz kaldı
Kaf dağına giden samanyolu yandı.

Bir gün
Bu kentten kaçıp
Çiçeklerden elbise giyeceğim
Çocukluğumun
Şarkılarını söyleyeceğim...

Gök bitti
Hırkama yapıştırılmış kuş resimleri...

 

İsmail Karakurt



Yorum (yok) Yorum yaz!

2006-03-19 ·

Manzara

masada kalan düğümlenmiş öykü
hep kırgın şarkılar, kırgın şarkılar
dışarıda ne var, kuşanıp çıktı
can sıkıntısını gezdiren adamlar

hayat güzel mi dedin, eyvallah
cemre düşer, fen bilgisi şaşırır
kekik kokulu çocuklara sormalı
nasıl da çalışırmış mübarek toprak

 

Murat Soyak 


Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »